O Diyarın Sakinleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
O Diyarın Sakinleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2013 Pazartesi

Onlar Gecelerde De Kıyam Ederlerdi


Onlar Gecelerde De Kıyam Ederlerdi

Kur'an'ı Kerime baktığımız zaman görürüz ki, gece ile ilgili ayetler, gündüz ile ilgili ayetlerden daha çoktur. Gece kelimesi 92 yerde geçmesine rağmen, gündüz kelimesi Kur'an'ımızda 57 yerde geçmektedir. Ve yine gece ile alakalı 92 ayetten 20 tanesi ise gece ibadetini açıklamaktadır. Yine Kur'an'ımıza baktığımızda, Rabbimiz gece üzerine yemin etmiştir. Duhan suresi 3. ayet ve Kadir suresi 1. ayette Kur'an-ı Kerimin gece inmeye başladığı haberi vardır.

İnsanın Allah'a en fazla yaklaşımı olan İsrâ hadiseşi gece olmuştur. "Sonra ona yaklaştı ve sarktı. İki yay kadar yahut daha yakın oldu. Allah vahyettiği şeyi bunun üzerine vahyetti:" (Necm suresi: 8-9-10)
        Gece ile alakalı Kur'an bilgilerimize devam ediyoruz: Nüzul sırasında üçüncülüğü alan Müzzemmil suresi, gece ile alakalı ibadetler üzerinde durur ve teferruatıyla birlikte anlatır. Halbuki gündüzü yani gündüz vaktini teferruatıyla anlatan herhangi bir ayet nazil olmamıştır. Yüce Mevla, Resûlümüze zamanı iyi kullanma dersini vermek için kıyamü'1 leyl'i (gece kıyamım) emretmiştir.

Yukarıda belirtilen temel bilgilere bakarak şöyle bir karara varmak mümkündür: Gerek âhiret kurtuluşunu isteyen müslümanların ve gerekse İslâm'ın tekrar yeryüzüne hakim olmasını isteyenlerin gece kıyamına önem vermeleri asli bir görev olsa gerek.

Mevzuya böyle bakmaz ve: "Gece kıyamı Hz. Peygamber'e farzdı, ümmetine nafiledir, veya gece kalkarsak sevap alırız, kalkmazsak günah yoktur" diyerek işi basite alırsak, kendimizi bir hatanın içine atmış oluruz.

ŞİMDİ GELELİM MÜZZEMMİL SURESİNE

"Ey örtünüp bürünen, gecenin yarısında, istersen biraz sonra istersen biraz önce kalk ve ağır ağır Kur'an oku. Doğrusu biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz. Şüphesiz gece kalkışı daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir. Çünkü gündüz seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır." (Müzzemmil 1-7)

O DİYARIN SAKİNLERİNİN itaat anlayışına bakınız ki, yukarıdaki ayeti kerimenin gereğini, yüce Peygamberimiz tatbik eder. ve onlar da Peygamberimize uyarlar. Hatta ayette bildirilen zaman dilimini koruyamama endişesiyle tüm geceyi ibadetle geçirirler. Birçoğunun ayakları ve bacakları şişer.

Surenin 20. ayeti , nazil olup, gece kıyamım hafifleştirinceye kadar o diyarın sakinlerinin gece olan tavırları devam eder. Rivayete göre ilk inen ayetlerle, gece kıyamını hafifleten son ayetler arasındaki nüzul zamanı 8 ay ile 10 yıl arasıdır.

UMUMİ HATLARLA GECE KIYAMI VE İBADETİ

Gece ibadet ve faaliyetleri her zaman tavsiye edilmiş, bizatihi Rabbimiz tarafından teşvik edilmiştir. Allah yolunda yetişmiş salih kullar, büyük insanlar devamlı olarak gecelerin manevi ve besleyici sofralarından gıdalanmışlardır.

Dünya ve ukbanın tek kılavuzu olan Yüce Resûl ne güzel buyurmuş: "Size gece kıyamını tavsiye ederim"

"Sizden önceki salih kulların adetidir. Gece kıyamı sizi Rabbinize yaklaştırır. . Günahlardan koruyucudur. Kötülüklere keffarettir ve bedenden hastalığı kovucudur." (Tirmizi)

Görülüyor ki gece belli bir vakit uyanık durmak, bedenlerde birikebilecek pislikleri atmanın en güzel yoludur.

Gece kıyamına kalkmayı adet edinmiş olanlar, bazen kalkmaya niyet ettikleri halde uykuları galip gelip kalkamasalar dahi yine, kazanç içindedirler:

"Hiç kimse yoktur ki, geceleyin uykusu galebe çalarak terkettiği bir gece namazı bulunsun da, o kimseye, o namazın sevabı yazılmasın." (Muvatta.)

GECE KIYAMINDA NELER YAPMALI?

O diyarın sakinlerine baktığımızda. Görürüz ki, onların gece ibadetleri oldukça zengindi. Teheccüd namazı, Kur'an tilaveti, İlmi müzakere, istiğfar, gözyaşı ve zikir. Hatta onlardan bazıları gece kalktığında aile fertlerine vaaz ve nasihatta bulunurlardı.

GECE KIYAMININ MEYVELERİ

1. TEHECCÜD: Uyku anlamına gelen "hücud" kökünden gelir. Gece kılınan namaza verilen bir isimdir. Kelime manasıyla teheccüd, uykuyu gidermek, birini uyandırmak demektir. Peygamber Efendimiz teheccüdü namaz kılarak geçirdiği için fıkıhta teheccüd, gece namazı kılmak şeklinde anlaşılmıştır.

Herhangi bir ibadetin teheccüd olabilmesi için, bir süre uyuduktan sonra kalkılması gerelâr.

Teheccüd, Sevgili Peygamberimize Makam-ı Mahmudun verilmesine sebep olmuştur. Ruhi yüceliklere ermek isteyen her müslüman teheccüd sebebiyle bu makamdan hisselenebilir.

Farz namazlardan sonra en efdal namaz teheccüde kalkmak durumunda olanlara, öncelikle iki rekat hafif bir namaz tavsiye etmiş, teheccüdün geriye kalan kısımlarına, bu namazın sanki bir başlangıç olduğu hissini vermiştir.

2. KUR'AN TİLAVETİ: Teheccüdümüzün en önemli meyvelerinden birisi şüphesiz Kur'an okumaktır. Hem de yavaş yavaş, manasına ere ere Kur'an okumak. Hz.Muhammed (sav) Efendimiz;"Kim geceyi, on ayet okuyarak ihya ederse, gafillerden yazılmaz" müjdesini vermiştir. (Ebu Davud: Salat: 326)

3. İLMİ MÜZAKEREDE BULUNMAK: Teheccüdün bir diğer meyvesi, gece kıyamında ilim için çalışmaktır. İmam Buhari hazretleri, Sahihinde ve İlim bölümünde "Geceleyin ilim öğretmek ve vaaz etmek" başlığında bir bab açmıştır.

4. İSTİĞFAR VE GÖZYAŞI: Gece kıyamının unutulmaz manevi hatıralarından birisi de Allah için istiğfar edip ağlamaktır. Kara sineğin başı kadar gözyaşına sahip olanların âhirette ağlamayacağı ve onlara ateş dokunmayacağı müjdesi vardır. Geçmiş ve gelecek zelleleri (hataları) affedilmiş bir Peygamber, günde 70 ya da 100 defa istiğfar ettiğine göre, bizlerin gece kıyamında ne yapmamız gerektiğini anlamamak mümkün değildir.

5. ZİKRULLAH: Kur'anda tam 250 yerde geçen zikir kelimesi, çok geniş bir manayı içinde taşır. Bu kadar geniş manaya sahip olan zikir hususuna küçük çaplı bir açıklık getirmek istiyoruz: Zikir üç halde yapılır:

1. Dille yapıları zikir: Ayet okumak, Allah'ın isimlerini okumak ve Allah için dinini anlatarak sözcülük yapmak

2. Kalp ile yapıları zikir: Niyet. Herhangi bir ameli yaparken işin, Allah için niyet hatırlamak, azaların zikridir.

Görülüyor ki, zikirin sadece tespih tanelerini çevirerek AllahLailahRFG5432e illallah demek değildir: Zikir yapılması icap eden bir ameli yaparken, o ameli emredeni hatırlamaktır.

Burada bir noktaya parmak basmak istiyoruz:

Mürşid kontrolünde yapıları zikirlerin durumunu hesaba katmamak, milyonlarca irfan ordusunun gece kıyamına iftira olur. Şimdi o güzel salih kulların meseleye bakışlarını özetlemeye çalışalım:

- Zikir, emreden ve yasaklayan varlığı göz önünde tutmaktır. Ancak, Allah'ın isim ve sıfatlarını söylemek suretiyle yerine getirilen zikir, şer'i sınırlara riayette meydana gelecek olan zikre bir vesiledir. Yüce Allah'a tam bir muhabbet olmadan bütün işlerde şeriatın hükümlerine riayet etmek çok zordur. Söz konusu muhabbet, Mevlanın isim ve sıfatlarını zikretmeye bağlıdır. Bir adam, bayan birisini, güzel vasıflarıyla başka birine anlata, anlata, o adamın gönlünde ona karşı gıyabi bir aşk uyandırır ve ona hayalen aşık olur. İşte Allah'ı zikretmenin evveli böyledir. Ve insanın aşık olduğu kimse için yapmayacağı bir fedakarlığı yoktur."
        Görülüyor ki, izne bağlı olarak yapıları zikir, tüm zikre bir nevi ön hazırlıktır. Çünkü. namaz kılmak, örtüye bürünmek, hacca gitmek, ana-babaya itaat etmek vs. bunların hepsi zikirdir. Yeter ki bu zikirlerin tatlı ve muhabbetli olması söz konusu olsun. Müslümanın her yaptığı ameli işlerken, o ameli emredenin, o amel ile alakalı direktif ve talimatlarını bilmesi ve .hatırlaması zikirdir. Tasavvuf erbabı, talebelerine bu mevkiyi kazandırmanın formülleri üzerinde durmuşlardır.

Tüm müslüman kardeşlerimizi gece kıyamına davet ediyor, gece kıyamının neticesinin, gündüz kıyamına sarkması olduğunu söylüyoruz.

3 Ekim 2013 Perşembe

Hayatının Tamamı Güzel ve Mânâ Doluydu


 
O DİYARIN SAKİNLERİ'NDEN yiğit bir kadındı. Hendek savaşı için sayıca on bin dolaylarında küfür ordusu Medine'ye gelmişti. Yüce Resûl tedbir açısından şehirdeki kadın ve çocuklar emin bir yere toplatmış ve başlarına da erkek bir sahabe vermişti. Fırsatı kollayan müslüman gözüken münafıklar ellerine kılıçlar alarak, toplanmış kadın ve çocukları imha edeceklerdi. İçlerinden birini öncü göndererek, kadınların başlarında erkek muhafızlar olup olmadığını anlamak istediler. Yahudi gözcü kadınların bulunduğu yere doğru gelirken Safiyye isimli yiğit bir kadın adamı gördü ve niyetini anladı. Başlarındaki muhafıza giderek, o adamın başının kesilerek kendisine getirilmesini söyledi. Ancak muhafız çekindi ve biraz korkak davrandı. Hz. Safiyye bir çadır direğini sökerek eline aldı ve gitti yahudinin başına vurarak öldürdü. Sonra başını kesti ve gözcü Yahudiyi bekleyenlerin üzerine fırlattı. Yahudi münafıklar anladı ki kadınların başında erkek muhafızlar var. Hemen geri çekildi ve evlerine dağıldılar.

Elbette ki bu hadise ile dantelli bacılarımıza küçük çaplı bir uyarı olur. Göz nurlarını ipliklere, oyalara mahkum eden kardeşlerimizin de fikir dünyalarına küçük bir neşterdir. Bu diyarın sakinleri İslâmî hareket dediğimiz salih amelin içerisine müslüman erkek ile müslüman kadını da katmalıdır. Hem de ölçüsünü, sırrını inandığı dinden öğrenerek. Bacılarımız da bu .konuda cahiliye ile anlaşmaya varmayan ve varması mümkün olmayan erkek kocalarını, babalarını, kardeşlerini ve din kardeşlerini desteklemelidirler.

O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ. Adı Ümmü Süleymdi. Ebu Talha ile evlenmiş ve bu izdivaçtan Ebu Umeyr isimli bir çocuk dünyaya gelmişti. Küçük çocuk hastalanmış ve hastalığı artmıştı. İşi sebebiyle evinden ayrıları babası bir daha çocuğunu sağ olarak göremeyecekti. O işine gider gitmez çocuk vefat etmiş, annesi ise büyük bir soğukkanlılıkla çocuğunu yıkamış, kefenlemiş ve evinin münasip bir yerine koymuştu. Oruçlu olarak evden ayrılan kocasının geliş saatinin yaklaştığında kokulanmış ve evde mevcut olan nimetlerle zengin bir sofra hazırlamıştı.

Ebu Talha eve dönmüş, hazır sofraya oturarak iftarını açmış ve çocuğunu sormuştu. Ümmü Şüleym, çocuğun sükûnet içinde yattığını, gayet iyi olduğunu söylemişti. Ebu Talha bundan memnun kalmış ve huzur içinde yatmıştı. Gece olunca, hanımı nefsini efendisine arzetmiş ve kocasını bu yönden memnun etmişti. Sabah olunca, kocasına şöyle diyordu:

-          "Birşey sormak istiyorum. Bir kimse birine emanet bir şey verse, zamanı gelince geri istese vermek gerekir mi, gerekmez mi?" Kocası:

-          "Elbet geri vermek gerekir. Ne hakla onu tutabilir ki?" Ümmü Süleym:

-          "Oğlun Allah'ın bize emaneti idi. Allah emanetini geri aldı."

Ebu Talha çok üzüldü. Daha önce haber vermediği için hanımına sitem etti.

İşte hadisenin püf noktasını burada yakalıyor ve bu diyarın sakinlerine takdim etmek istiyoruz. Öyle ya, çocuğu ölen kadın acaba çok mu merhametsizdi. Akşamdan sabaha kadar niçin söylememişti? Sebebini yine ondan dinleyelim:

- "Kocam oruçluydu. Eğer çocuğumun ölüm haberini akşamdan verseydim; buna çok üzülecek yemek yiyemiyecek ve perişan olacaktı. Buna gönlüm razı olmazdı."

İşte bu diyarın sakinlerine kalıcı ve ibretlerle dolu bir mesaj. Cennetlik hatunların, kocalarının üzülmelerine bile tahammülleri yoktur. Bu diyarın sakinleri: "Bize bu kadar niçin yükleniyorsunuz? öyle kadınların, öyle kocalan vardı" gibi bizlere

O Diyarın Sakinleri 61 sitem etmesinler. Sadece şu hususa bir göz atsınlar; Cihad, edeb, takva yönleriyle destekçi oluyorlar mı olmuyorlar mı?

O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ. Kendisi güzel ve zengin, evleneceği erkek ise îman safının dışında kalmıştı. Erkek, bu evlilikte ısrar ediyor, kadın ise onun îman etmesinde direniyordu. Allah'ın hidayeti imdadına yetişmiş ve erkek de mü'minlerden olmuştu. Kadın bunu duyunca hemen haber göndermiş:

- "Şimdi evlenebiliriz. Senin getirdiğin bu şehadet kelimesi benim mehrim olsun. başka bir şey istemem" demişti. Bu diyarın sakinleri olan müslüman kızlarımız şimdi düşünmeliler. İslâm'ın sunduğu mehri almaya haklarının olduğunu bilerek düşünsünler:

- Sizi istemeye gelen müslüman bir gencin, tağutu reddetmiş olması, namuslu ve iffetli yaşaması, cihad etmek için can atmış olması, uçkurunu yasak yerlere açmaması acaba sizin evlilik hayatınıza manevi bir mehir olma mahiyetini taşımıyor mu? Altın gerdanlıklar, bilezikler, burmaların hangisi size namuslu ve cihad ehli bir genci satın alabilir?

O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ. Yüce Resûlümüzün hem baldızı ve hem de yengesi idi. Bazen yüce Resûlümüzün saçını tarama şerefine bile erişirdi. Bir gün Peygamberimizin bir görevini yapmış ve sonra gözlerinden yaşlar akmıştı. Kendisine sebebi sorulunca, şu cevabı vermişti:

- "Ey Allah'ın Resûlü, düşünüyorum da Allah şeni bir gün aramızdan alacaktır. İşte o zaman yönetenler mi olacağız, yönetilenler mi?"

Bu diyarın sakinleri bacılarımıza Ağrı dağından büyük bir malzeme. Yönetecekmisiniz, yönetilecek misiniz? Dünyanın yönetimini Rabbimiz kullarına verdiğine göre, huzura hangi delil ve hangi yüzle çıkacağız?

Yönetenler, dünyayı ve insanlığı îmanla Kur'anla, İslâmla yönetmeyeceğine göre, kalblerinde iman, ellerinde Kur'an, hayatlarında İslâm olmayanların Ümmeti yönetmesi kara bir leke olarak, büyük bir münker olarak bizlere kafi gelmiyor mu acaba?

O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ. Resûlullah'ı daha altı yaşında iken bağrına basmış, hizmetine koşmuş ve yanından ayrılmamıştı. Belki de Ebu Talip'ten sonra kendisini koruyan ikinci insan yengesi olan bu kadındı.

Ölüm saatine kavuşan bu kadın, öbür aleme uğurlanırken Peygamberimiz ağlamış, kendi gömleğini kefen olarak ona giydirmiş ve mezara bizzat kendi elleriyle indirmişti. Hadiseyi garip karşılayanlara karşı:

- "O benim annem gibiydi. Beni o büyüttü. Çocuklarına yedirmez beni doyururdu, onları ihmal eder, beni süsler, beni avuturdu. Gömleğimi ona giydirmemdeki maksat, kabir azabından uzak tutulsun, cennet elbiselerine kavuşsun niyetiyle oldu." buyurmuştu.

Bu diyarın sakinlerinden nice nice bacılarımız da aynı yolun yolcusu olmaktalar. Uyanışları biz erkeklerden daha süratli oldu. Bizler 50-60 senede zor uyandık, kendileri ise beş-on senede gaflet uykularından silkinerek kalktılar. Bu kalkışları burçlara sancağı dikene kadar sürer kanaatindeyiz.

Anılarla dolu bir diyarı tekrar "Anadolu" yapmanın gayreti içerisine giren bacılarımıza selam olsun.

14 Mayıs 2010 Cuma

Günlük Hayatlarıyla O Diyarın Sakinleri


O DİYARIN SAKİNLERİ camileri cennet bahçeleri yerine kor, o bahçenin çiçeklerini demet yapar ve manen gönülleri doldururlardı. Hatta onlardan biri; "Rabbim beni cami ile cennet arasına girmede muhayyer bıraksa, ben camiyi tercih ederdim. Çünkü cennette zevk ve safa, camide ise ibadet vardır" demişti. Onların camideki manevi gıdaların, manevi yemeklerin başında şu tesbih vardı "Sübhanallahi velhamdülillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber Vela havle vela kuvvete illa billah."
O DIYARIN SAKİNLERİ "Keşke", "eğer" gibi kelimeleri pek hoş karşılamazlar, bu ıstılahları kaza ve kadere ait hususlarda ağzına bile almazlardı. Yani: "Eğer şöyle gidilseydi, böyle olmazdı." "Eğer zamanında gelseydi başına bu iş gelmezdi." gibi Hatta "Falan kimse olmasaydı, falan adam beni öldürecekti" diyen bir kimseyi Allah'a şirk koşmuş biri olarak görürlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ meziyetlerini, kabiliyetlerini dünyada iken İslâm için, müslüman din kardeşleri için kulları ırlardı. Sağlıklarında birbirlerinin kadr-u kıymetini bilirlerdi. Günümüz dünyasında olduğu gibi, öldükten sonra tabirlerini takdir etmezler; daha sağlıklarında bu hali yaşarlardı.
"Rüyamda bana bir bardak süt verildi içtim, içtim. Kristalleşmiş şeklinin parmaklarımın ucundan adeta aktığını gördüm. Arta kalanını Ömer'e verdim"
"Ne ile yorumladınız ey Allah'ın Resûlü" diyenlere;
- "İlim ile yordum (Allah Ömer'e bu kadar ilim vermiş) buyurdu: (Buhari)
"Yine rüyamda insanlar bana bölük bölüm arz olundu. Üstlerinde gömlekler vardı. Bir kısmı göbeğine kadar, bir kısmı boğazına kadar kapanmıştı. Ömer'i gördüğümde hepsinden daha aşkın ve taşkındı. Ne ile yorumladınız, ya Resûlullah?"
- "Din ile (imar ile)" buyurdu. (Buhari)
Bütün bu sözler, değerlendirmeler bir cemaatin önünde, huzurunda yapılıyordu. Peygamberimizin vefatından sonra da, bu üstün meziyet sahipleri ümmetin başına baş oluyordu:
Bize gelince;
Bizim halimiz acaba yavrusunu yiyen kediye mi benziyor? Bu arada küçük bir hatıramı anlatmak istiyorum. 1987 senesinde Afganistan'dan Gulbettin Hikmetyar'ın hususi temsilcisi Türkiye'ye gelmişti. Küçük bir topluluk içinde kısa bir sohbet yaptı. Ve sonra şöyle dedi:
- "Türkiye'ye gelip gitmelerimde dikkatimi bir şey çekiyor. Burada müslümanlar birbirlerinin kadrini bilmiyorlar. Çok ucuz değerlendiriliyor. Afganistan'da Hikmetyar bir mühendisti. Kıyama kalkınca müslümanlar etrafına toplandı, sözünü dinledi, emir ve talimatlara uydu. Ve bugün dünyanın tanıdığı bir lider oldu. Türkiye'de Hikmetyar'dan ilim bakımından nice kıymetli insanlarımız var, fakat kıymet bilinmediği gibi, hep harcanıyor. Cemaatler, birbirlerinin liderlerinin aleyhin de, hatta küfür dahi ediyorlar."
Bu hatıramızın yorumunu sizlere bırakıyorum. Peygamberimiz (sav): "Sultanlara söğmeyiniz. Eğer mutlaka onlar hakkında bir şey söylemeniz gerekirse "Allahım, bize reva gördüklerini sen de onlara reva gör deyiniz" buyurur. Müslüman liderleri şöyle bırakalım, müslümanlar küfrün liderlerine dahi söğmezler, onların hayatlarını inkar ederler, sistemlerini reddederler. Fakat söğmezler. Bugün müslümanlar için "dinsel terör" iftirasını yapan zavallılara biz söğmeyiz. Peki ne yaparız, ne deriz?
"Ya Rabb! Harflerimize, kıyafetlerimize, metre ve kilomuza, hukukumuza, siyasetimize, iktisadımıza, eğitimimize, tesettürümüze zulmen ve haksız olarak müdahele edenleri sana ısınarlıyoruz. Sen de onların düzenlerini., yaşayış ve hayatlarını başlarına geçir!"
Biz Türkiyeli müslümanlar, elemanlarımızı, güzel insanlarımızı, alimlerimizi hep öldükten sonra hayırla yadederiz.
- Devrimlerin yapıldığı; binlerce müslümanın darağacına çekildiği bir dönemde yiğit müslüman alim Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri yanlış ve noksan olarak tanıtılmıştır. Son yıllarda müslüman basın bu büyük alime vefat yıldönümlerinde hak ettiği değeri vermeye çalışmaktadır.
- Bediüzzaman Hazretleri için aynı şeyi söyleyebiliriz. Allah gecinden versin, bir gün Sadrettin Yüksel Hocamız, Fethullah Gülen hocamız, Ekrem Doğanay hocamız, Ali Bulaç, A. Dilipak, Hüsnü Aktaş; Mahmut Efendi, A. Rıza Demircan, Mahmut Toptaş ve daha isimlerini saymakla bitiremiyeceğimiz tevhid erleri hayata gözlerini yumsalar, şuna ,eminim ki, günlerce haftalarca üzüntülerimiz devam edecek, müslüman. medya ilk sahifelerinde cömert davranacaktır. Madem ölümlerinde öyle yapıyoruz, hayatlarında niçin kıymetlerini bilmiyoruz? Niçin gıyablarında hayırla konuşmuyor, hataları varsa yanlarına gidip derdimizi dökmüyoruz? Bu hatadan dönmek mecburiyetindeyiz. Hem de karşılıklı konuşup; anlaşarak.
Bu yazımızı Kur'anın Fetih suresinin son ayeti ile bitirmek istiyoruz:
"Muhammed Allah'ın Resûludür. O'nunla beraber olanlar:
- İnkarcılara karşı çok çetin.
- Kendi aralarında çok merhametlidirler.
- Sen onları rüku eder, secdeye kapanır halde görürsün. - Allah'tan bir lütuf ve hoşnutluk ister dururlar.
- Görünüşlerine gelince yüzlerinde secde izleri vardır."
BU ONLARIN TEVRATTAKİ HUSUSİYETLERİDİR. İNCİLDEKİ NİTELİKLERİ İSE ŞÖYLEDİR:
- "Tıpkı bir ekin gibi. Filizini çıkarmış, o filizi kuvvetlendirmiş".
- Filiz kalınlaşmış, gövdesi üzerinde dikilmiştir. (Bu hal) ziraatcileri imrendirir.
- "Allah böyle yapar ki, onlarla inkar edenleri öfkelendirsin. Allah onlardan iman edip barışa yönelik işler yapanlara bir bağışlama ve büyük bir mükafat vaadetmiştir" (Fetih Suresi: 29)
Müslüman, tıpkı bir ekin gibidir. Ziraatcısı, ekicisi Hz. Peygamber (sav)'dir.
İman ve ahlakıyla kendi ayağı üzerinde duran bir güvene sahiptir. O ekin ki başağında 30-40-50 küsur adet buğday bulunur. Tarlasını eken ektiğini yetiştiren ve tarlasının başına geçerek bu manzarayı seyredip sevinen bir ekici, tarla ve içindeki binlerce ekin ve binlerce başaktaki buğday Ve bir nesil. Îman nesli. Bu nesli milli şef döneminde mahvetmeye başladılar. Tarlaları ve ekinleri yakıp yıkan düşman askerleri gibi bir nesli mahvettiler. Şimdi yeni bir îman-ahlak nesli yine geldi. Bu neslin ekicileri, ziraatçileri, mürebbileri üstazlarımız, alimlerimiz, liderlerimiz ve mürşidlerimizdir. Hak yolda sırat-ı müstakımde, Kur'anın ve Hadisin gölgesinde yaşama mücadelesi veren ekinciler ve ekinler. Verimli ekinlere bakıp kin ve buğzu kabaran tağutlar. ekinlerini korumaya çalışan ziraatcılar.

4 Mart 2010 Perşembe

Onlar Her Zaman Kur'an'a Davet Ediyorlardı


O DİYARIN SAKİNLERİNİN rehberi olan Hz. Peygamber (s.a.v.) yetiştirdiği ashabına Kur'an-ı Kerimi muhatap kılmıştı. O diyarın sakinlerine "Kur'andan İslâma geçen nesil" desek yeri vardır. Kur'anın tamamına iman etmiş olan bu nesil, öyle bir seviyeye gelmişlerdi ki, Peygamberlerinin yüzlerine utançlarından dolayı fazla bakamazlardı. Başlarını kaşıyacak olsalar, Peygamberimizden bir şey duymuşlar veya ondan bir şey görmüşlerse ona göre kaşımak isterlerdi.
İşte böyle bir nesil için Yüce Resûlümüzün hassaten tavsiyede bulundukları bazı Kur'an sureleri üzerinde durarak, tavsiye edilen bu sureleri çok kısa olarak sizlere arzetmek istiyoruz.
O DİYARIN SAKİNLERİNE TAVSİYE EDİLEN SURELERDEN OLAN MÜLK SURESI
Peygamberimiz (s.a.v.) buyururlar : "Kur'anda otuz ayetten ibaret olan bir sure, bir ad ama şefaat etti. Neticede o adamın günahları bağışlandı. Bu sure "Mülk suresidir" . (Tirmizi)
Hz. Peygamberin ashabından biri, çadırını bir kabrin üzerine kurdu ve kendisi orasının kabir olduğunu zannetmiyordu. Birden Mülk suresini okuyan bir insan çıktı. Mülk suresini sonuna kadar okudu. Bunun üzerine o çadırı kuran adam, Hz. Peygambere gelerek: - "Ey Allah'ın Resûlü. Çadırımı kurdum ve orasının kabir olduğunu aklımdan geçirmiyordum. Birden orada Mülk suresini . okuyan bir insan belirdi ve bu sureyi sonuna okudu." Peygamberimiz buyurdular ki:
-"Bu sure, önleyici ve kurtarıcıdır. Onu kabir azabından kurtarır." (Tirmizi)
Sevgili Peygamberimizin Mülk suresini okumadan uyumadığı rivayetler arasındadır. (Tac)
Mülk suresi hakkındaki bir başka hadis, çok dikkat çekicidir:
İbn Abbas, adamın birine şöyle diyor : "Sana bir hadis müjdesi vereyim ki onunla sevinesin. O Tebareke suresidir. Tebareke (Mülk) suresini oku, onu ailene, bütün çocuklarına ve komşunun çocuklarına öğret. Çünkü o sure kurtaran ve tartışandır. Kıyamet günü Allah'ın huzurunda onu okuyan kişiyi müdafaa eder, tartışır ve okuyan kişinin Cehennem azabından kurtarılmasını ister. Peygamberimiz (s.a.v.) : Mülk suresinin ümmetimden her kişinin ezberinde olmasını isterdim, buyurur." (İbn Kesir Tefsiri. Mülk suresinin tefsiri kısını)
Tenbih: Mülk suresini sadece okumak veya ezberlemekle yetinmemeli, asıl olan onun taşıdığı manayı ve mesajı kavramalıdır.
Mülk suresi üzerinde dikkat çekici bir başka habere kulak veriyoruz : "Mülk suresi Yüce Rabbimizin huzuruna çıkar ve şöyle der : "Ey Rabbim. Falanca kulun kitabının arasından bana tutundu, beni öğrendi ve beni okudu. Ben onun içindeyken sen kendisini ateşe atar, yakar ve azaba düçar eder misin? Eğer bunu yapacaksan, beni kitabından sil at. Rabbimiz buyurur : - "Git. Ben onu bağışladım ve seni onun için şefaatçi kıldım."
İbn Abbas diyor ki: Resûlullah bu hadisi söyleyince küçük büyük, efendi köle herkes bu sureyi öğrendi ve Resûlullah bu sureye "kurtarıcı" adını verdi. (İbn Kesir Tefsiri. Mülk Suresi.)
Öyle bir ağız ki Mülk suresini okur, anlar ve anlatır. Öyle bir göğüs ki Mülk suresini içinde saklar. Üyle bir ayak ki Mülk suresiyle ayağa kalkar ve gerekeni yerine getirir. Ve öyle bir müslüman ki Mülk suresinin mesajını aldıktan sonra, onun için
0 Diyarın Sakinleri Allah uğrunda cihad etmeden rahat edemez.
Müslüman halkımızın ezberlediği ve bir türlü mana ve mesajını kavramak istemediği, sadece kabirlere mahkum edildiğini zannettiği bir başka sure ise Yasin suresidir.
Bir insanın kalbi ne ise, Yasin suresinin Kur'an'daki yeri odur.
"Her şeyin bir kalbi vardır ve Kur'anın kalbi de Yasin'dir. Her kim Yasin suresini okursa, Allah ona, bu sureyi okuması sebebiyle Kur'anı on kere okumuş kadar sevap yazar." (Tirmizi)
Tensih: Kelime-i Tevhidin kazanılması kelimeleri okumak değil, o kelimelerin ne manaya geldiğini kavramak ve inanmaktır. Kur'anımızı da aynen böyle okumalıyız. Okumak, anlamak ve yaşamak. Eğer biz müslümanlar sadece ve sadece namazlarımızda okuduğumuz kısa surelerin emrettiği bir hayata adım atsak yine üstün gelecek olan bizleriz. Namazlarımızda Rabbimize söz verir, namaz dışı hayatımızda Rabbimize karşı geliriz nedense.
Mesela, Fatiha suresinde de günde 40 defa "Bizi yahudileştirme, hıristiyanlaştırma" diye Rabbimize niyaz ederiz, namazdan çıktıktan sonra Yahudi ve Hristiyanın ortaya koyduğu hayatı hayat kabul ederiz. Eğer namaz kıları bir insan Fatihadaki isteğinde samimi olsaydı, A.T.'den, I.M.F'den medet ummayacaktı.
Eğer her yatsı sonu kıldığımız Vitir namazındaki Kunut dualarının şuurunda olsaydık, facirlerin, fasıkların peşinden gitmiyecektik. Her akşam Rabbimize Kunut duasında deriz ki : Ve netrukü menyefcürük : Fasıkları, facirleri terkederiz. Sabahleyin ise terkettiğimiz insanların sürdükleri lokomotife vagon oluruz: İşte gerek Mülk suresini ve gerekse Yasin suresini de sadece okumakla değil, ortaya- koyduğu hakikatlara kulak vererek, manasını çözerek, bizlere hangi sahada hangi kulluk görevi veriliyorsa onu anlayarak okumalıyız.
Bunu söylerkende Kur'an tilavetinin müstakil olarak sevapsız kalacağını demek istemiyoruz. Ölülerimize faydasının olmayacağını da iddia etmiyoruz. Gerek Ahmed bin Hanbelin Müsnedinde ve gerekse Beyhakînin Süneninde yer alan "Onu (Yasin Suresini) ölülerinize okuyun" hadisini de burada hatırlatmak istiyoruz.
Dudaklarımız ayetleri okurken, kalblerimizde onu idrak etsin, zihnimiz manalarını anlasın demek istiyoruz. Namaza duruyor ve sure okuyoruz. Dudaklarımız sure okumakla meşgul, aklımız, zihnimiz ise dünya ile meşgul. Zamlar geliyor, çekler ödenmiyor : Allahu Ekber. Senet protesto edildi, akaryakıta zam geldi, semiallahulimen hamideh. Oğlan büyüdü, kıza harçlık yetmiyor : Allahu ekber,
İşte manayı mesajı anlamadan, Kur'anla bütünleşmeden kılınan namazlarımızın kısaca kimliği maalesef böyledir. Şimdi düşünelim bu şekilde eda edilen namazlarımız bizi kötülüklerden men edebilir mi? Böyle kıldığımız namazlarımız, rüku ve secdelerimiz bizi fuhşiyattan uzaklaştırabilirler mi?
Düşünelim ve ibret alalım ey akıl sahibi müslüman kardeşlerim. 'Son olarak tavsiye edeceğimiz üçüncü sure ise Fatiha suresidir. Yani Kur'anımızın özeti olan fatiha suresi. Ne Tevrat'da, ne İncil'de, ne Zebur'da ne de Kur'anımızın (Diğer kısımlarında) bir benzeri indirilmemiş olan sure fatiha suresidir.
Bu sure öyle bir suredir ki hangi niyetle okunursa ona şifadır. Sihri bozmak için okunursa onu bozar ve sihre yakalanmış olanlara şifadır.
Yani fatiha suresinin ele almadığı bir mesele yoktur. Çünkü yukarıda da söylemiş olduğumuz gibi Fatiha suresi Kur'anımızın özetidir.
O DİYARIN SAKİNLERİ, Kur'an'dan İslâma geçen nesildir demiştik. Gözlerini Kur'ana açtılar, hayatlarını İslâm'a göre tanzim ettiler.
Akidelerimizin sağlam olmasını istiyorsak, Kur'an okuyalım.
İmanlarımızın kuvvetlenmesini istiyorsak, Kur'an okuyalım.
Yahudilerle olan savaşta başarılı olmak istiyorsak Kur'an okuyalım.
Tağutun velayetini reddetmek istiyorsak Kur'an okuyalım. Her türlü hastalıktan kurtulmak istiyorsak, Kur'an okuyalım.
İktisadi hayatımızda bolluğa erişmek istiyorsak Kur'an okuyalım. Ancak, Kur'anı, Peygamber ve ashabı nasıl okumuş ve nasıl anlamış ve nasıl yaşamışsa, öyle okumaya çalışalım. Hiç birimiz Peygamberimizin kıldığı gibi namaz kılamayız, Peygamberimizin okuduğu gibi Kur'an okuyamayız. Fakat onun bizlere göstermiş olduğu usule riayet edersek, bizler de Kur'an'ımızdan en üst seviyede istifade etmiş oluruz.
Yeter ki Kitabımızı kadavra haline sokmayalım. Ağzı burnu kapalı bir doktorun cenazeyi tetkik etmiş olduğu gibi, Kur'anımıza yaklaşmıyalım. Görüş ve kanaatlarımızın doğruluğunu Kur'ana tasdik ettirmiyelim. Kur'an bizim kulluk kitabımızdır. Okuyalım, anlayalım, anlatalım, yaşayalım ve yaşatalım.
Abdullah Büyük

4 Şubat 2010 Perşembe

Dünya ile Ahiretin Arasını Açmışlardı


"Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme, mal ve evlatta çoğalmadır. Bu tıpkı bir yağmura benzer ki, bittiği o yeşil bitki, ekincilerin hoşuna gider. Fakat sonra o kurur da sen onu sararmış halde görürsün, sonra da o çöp olur" (Hadid suresi: 20)
"Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet AMMA DÜNYADAN DA NASİBİNİ UNUTMA. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Süphesiz Allah bozgunculara sevmez" (Kasas: 77)
O DİYARIN SAKİNLERİNDEN madde ile mana, akıl ile kalb, ceset ile ruh ne ise, dünya ve âhiret de o idi. Onların hayatında âhiretten kopmuş bir dünya olmadığı gibi, dünyadan kopuk bir âhiret de yoktu. Dünya da onlarındı, âhiret de. Onlar bir avuç çamuru, ruhi nefesten; ve ruhi nefesi bir avuç çamurdan ayırmama inancına sahiptiler.
O DİYARIN SAKİNLERİ, insanın dünya dediğimiz arzda yaratıldığını ve halife seçildiğini; ruhlar aleminde "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sualine "Bilakis Rabbimizsin" cevabını verdiğini, Allah'ın emirlerini yerine getirmek için, alemin kendisinin emrine verildiğini ve imtihan alanında mücadele edeceğini biliyorlar ve ona göre hareket ediyorlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ hayatı dengelemişlerdi. Çünkü dengeli, ölçülü bir ümmet olma vasfına haiz idiler. Dünya ve âhiret dengesini bozan Yahudi ve Hıristiyanlardan sonra, bu görevin İslâm ümmetine verildiğine inanırlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİNİN inancı şöyleydi: - Allah (cc) hem dünyanın Rabbidir, hem de âhiretin.
Hz. Peygamber (sav) Yüce İslâm dinini, dünyada yaşayan insanlar için getirmiş ve nasıl yaşanacağını göstermiştir.
- Müslüman, bugün bir ilahın, yarın da başka bir ilahın emrine giremez.
- Yine müslümanın aklı bir tarafta, cesedi bir tarafta, ruhu da bir başka tarafta olamaz. Bu husus muvahhidlik vasfına terstir.
- Müslümanın hayatında parçalanma olamaz. İbadetleri de dağınık olamaz.
O DİYARIN SAKİNLERİ dünyada yapmış oldukları her şeyi âhiret yatırımı kabul ederler ve onları ibadet inancı içerisinde yaparlardı. Namaz, cihad, evlenmek, ticaret yapmak ilim tahsil etmek, dünyayı imar etmek. evet bütün bunların hepsi dünyada yapılıyordu ve her biri bir ibadet hüviyetine sahipti.
O DİYARIN SAKİNLERİ işe giderken, çalışırken, seyahate çıkarken: "Şimdi dünya için çalışıyorum"; camiye giderken de "Şimdi âhiret için çalışıyorum" gibi yarılış bir inanca sahip değildi. Çünkü yüce Allah (cc) hem camideki, hem de cami dışındaki hayatın Rabbi ve düzenleyicisidir.
O DİYARIN SAKİNLERİ, önlerindeki Peygamberlerinin dünya hayatına da şahit oluyorlardı. O yüce Resûl hem devlet başkanı hem ordu komutam, hem hakim, hem arabulucu idi. Öyle ise müslümâna düşen vazife, dünyayı füzeleştirip, öbür aleme yani öbür dünyaya aktarmasıdır. "kişi (âhirette) iki elinin gönderdiği şeyle karşılaşır" buyruğu ne güzel meseleye parmak basıyor.
O DİYARIN SAKİNLERİ'nin hayatı, yemesi ve içmesi, tartısı ve ölçüsü; alış-verişi, namazı, cihadı ve barışı, iktisadı ve ziyareti, dünyası ve âhireti tek bir dinin (İslâmın) yönetimine girmişti. Dünyaya hakim olah Allah kıyamet günü insanları hesaba çekecek olan aynı Allah'tı (cc).
O DİYARIN SAKİNLERİ dünyaya ait bazı ayetleri ve hadisleri ki bunlar dünyanın zemmine yani kınanmasına, ayıplanmasına ait kelamları çok iyi anlamışlardı. Dünyayı ayıplayan ayet ve hadisler, tıpkı yol kenarındaki insanları heyelan bölgesine karşı uyaran trafik işaretlerine benzetmişlerdi. Bu işaretler trafiği engellemiyor, üstelik rahat bir yolculuğu temin ediyordu. Yoksa, elleri kolları bağlı, ondan bundan dilenen, dünyayı başkalarına kaptırıp, âhiret bize yeter,. inancında değillerdi. Çünkü müslümanın, dünyasını kaybetmesi, başkalarına kaptırması, âhiretini de kaybetmesine sebep olurdu.
O DİYARIN SAKİNLERİ dünyada hakim oldukları için, yeryüzü tertemizdi. Yeryüzünün üzerinde yaşanan hayat, Allah adına yaşanan bir hayat olmuştu. Kirletilmemişti yeryüzü. Bozulmamıştı kara ve deniz. Islah etmişlerdi dünyayı. Cahili hayatı ayaklarının altına almışlardı. Yeryüzünde olan ve olacak olan her şey, Allah'ın ve Resûlünün dedikleriydi.
O DİYARIN SAKİNLERİNİN dünyayı ellerinde tutmuş olmaları ile gerek materyalistler (maddeciler) ve gerekse zalimler tesirsiz hale getirilmişlerdi. Dünya sınıfsız bir topluma şahit olmuştu. Ezen ve ezilenlerin olmadığı bir hayata dünya şahit olmuştu. Yahudinin tekelinde olan piyasa hakimiyetini, müslümanlar geri almışlardı. Fakat despotvari olarak değil, onları kılıç zoru ile piyasadan sürerek değil. İslâmın ticaretini uygulayarak piyasaya hakim olmuşlardı. "
O DİYARIN SAKİNLERİ dünyayı sevmemişler, dünyalık varlıkları Allah yolunda harcamakla sevinmişlerdi. Gün gelmiş bindikleri kıymetli develerini keserek misafirlerine ikram etmişler, gün gelmiş bindikleri aynı develerini komşusuna hediye etmişlerdi.
O DIYARIN SAKİNLERİ tabiri hoş karşılanırsa şayet, onların elleri kârda, gönülleri yârda idi. İşte denge ancak bu şekilde sağlanabilirdi. Dünyayı da kazandılar, âhireti de kazandılar. Rablerine iki dünyayı sa'y ve çalışmakla imar etmiş oldukları halde dostlarına kavuştular.
Bu diyarın sakinleri, dünya ve âhiret dengesinin sağlanmasında o diyarın sakinlerinin hal ve hareketlerine bakıp, bir mukayese yaparak, fikir dünyalarını düşünmeye davet etmelidirler.
Abdullah Büyük

25 Aralık 2009 Cuma

İSLAM'I CÖMERTLİKLE GÜZELLEŞTİRİYORLARDI


Günümüzde ıstıhların yanlış anlaşılması çok mevzunun yanlış veya noksan anlaşılmasına sebep olmaktadır. Zengin, fakir, cimri ve cömert kelimeleri de bunlardan bir tanesidir: Şimdi bakalım o diyarın sakinlerinin cömertlik özelliklerine: Bakalım da o güzel ıstılahlarımızı anlayan bir neslin hayatlarının bir bölümünü öğrenmeye çalışalım.
O DİYARIN SAKİNLERİ, kendilerine ait olduğu mal anlayışında bizlerden çok farklı düşünüyorlardı. Mal hususunda inançları şuydu: Mal, ölmeden evvel âhirete gönderdiğin şeydir. Ve bu mal cidden senindir. Allah yolunda harcamadığın mala gelince, o senin değil, senden sonrakilerin (varislerin) dir. Malını ölmeden önce âhirete göndermeyenler geriye bıraktığı malın hesabını da vereceklerdir. Yani öldükten sonra varislerin eline geçecek olan malların hesabı.
O DIYARIN SAKİNLERİ, veriyordu. Fakire, yoksula, kimsesizlere, Allah yolunda yapıları cihada. Veriyordu. Onlardan biri bir gün Allah yolunda harcanması için tam 700 okka altın vermişti. Bir okkanın miktarını öğrenirsek, 700 okka altının kaç kilogram olduğunu anlarız.
O DİYARIN SAKİNLERİ'nden biri vardı, malmı Allah yolunda harcadığı için zengin olinuştu. Harcadıkça da zenginliği artıyordu. İşte harcamalannda küçük bir hesap. Günümüz insanının vicdanlarcna havale ediyoruz:
Yükleriyle birlikte 700 deve, yarıi üzerinde en kıynıetli ticaret eşyası olan 700 tane deve.
4000 dirhem. 40.000 dinar
500 at ve 500 deve
Günümüzün para değerine çevirip düşünelim.
O DİYARIN SAKİNLERİ yeni nazil olan bir ayet duymuşlardı. Duydukları ayet şöyle diyordu: "Sevdiğiniz mallardan Allah yolunda harcamadıkça, fazilet ve üstün sevaba erişemezsiniz" (Al-i İmran Suresi: 92)
Bu ayet kimin kulağına gitmişse, gereğini yerine getirmek için yarışmaya başlamışlardı. Mescid de olanlar evlerine dağılmış, evlerinde bulunanlar ise, ellerinde bulunup da en çok sevdikleri şeyleri kucaklamış Peygamberimize getiriyorlardı. Onlardan sâdece bir kaç tanesini zikrediyoruz:
Onlardan biri vardı. Medinede ve Mescid-i Nebevinin yanında çok kıymetli bir hurma bahçesi vardı. Bahçeyi olduğu gibi müslüman kardeşlerine verdi. Ve vermenin sevinci ile evine dündü. Sanki kuş gibi sevinçten uçuyordu.
Onlardan bir başkası vardı. Dillere destan olan bir atı vardı. Baktılar ki atını yedeğine almış ve getirmişti. Mevcut olan malların kendisine göre en sevimlisi o at idi. Verdi ve gitti.
Yine onlardan biri vardı. İhtiyardı. Bastonuna dayana dayana mescide gelmişti. Bu mübarek İslâm hanımının elinde sadece bir başörtüsü vardı. Onu getirmişti. "Gençlik döneminde kendi ellerimle işlemiştim. Sandığımın bir köşesinde duruyordu. Onu getirdim" dercesine getirdi, verdi ve gitti.
O DİYARIN SAKİNLERİ'NDEN olan annemiz şöyle bir hadîse anlatıyor.
- "Yüce Resûlümüz hastalanmıştı ve hastalığı ciddi idi. Belki de bu hastalığı onu Rabbine kavuşturacaktı., Baş ucundan ayrılmıyordum: Bir ara kendine geldi ve 7 dinar vererek, "Bunu Ali'ye gönder fakirlere dağıtsın" dedi. Ben hastalığın telaşından unutmuş ve dinarları gönderememiştim. İki üç sefer aynı şeyleri söyledi. Daha sonra kendisi gönderdi.
Akşam yaklaşmış, ortalık kararmaya başlamıştı. Çıranın (Bir nevi gaz lambası) yakıtı bitmek üzereydi. Yakın bir akrabama gönderdim ve:
- "Bize yağ bulsun. Zira Resûlullah ağırlâştı. Bu gece vefat etme ihtimali olduğu için onu beklememiz gerekiyor." dedim.
Bu hadisenin yorumunu, bu diyarın sakinlerine bırakıyoruz: O DİYARIN SAKİNLERİ'nin cömertleri sadece erkekler değildi. Kadınlar da hayırda yarış halindeydi. Sahih bir haberde olay şöyle anlatılır:
- Tebük seferi için hazırlık yapılıyordu. Bu sefere kadınlar altınlarıyla katılmak istiyorlardı. Mescidin bir tarafına çarşaf serilmiş ve kadınlar getirdikleri şeyleri bu çarşafın üstüne atıyorlardı. O kadar eşya getiren kadın vardı ki çarşafın üzeri, bileziklerle, küpe ve gerdanlıklarla dolmuş taşınıştı. Eşyadan maksat getirilen süs eşyası olan altınlardı:
O DIYARIN SAKİNLERİ'nden olan müslüman bir hanım bizlere şu bilgiyi aktarıyor: "Kocam, bir gün akşama kadar yüz bin dirhem sadaka dağıttı. Ancak, elbisesinin bir tarafının yırtık olmasından dolayı mescide dolayısıyla namaza gidemedi."
O DİYARIN SAKİNLERİ'ndendi. Bakara suresinin 245. ayetini yeni duymuştu. O ayet diyordu ki: "Kim Allah'a güzel bir ödünç verirse, Allah da ona kat kat karşılık verir."
Bu ayeti duyan şahıs geldi ve Peygamberimize: "Elini uzat dedi." Peygamberimiz elini uzatınca şöyle dedi.
- "Ben, 600 tane hurma ağacı olan bahçemi Allah'a ödünç verdim" dedi. Sonra oradan ayrıldı ve doğru hurma bahçesine gitti. Bahçe duvarından hanımına sesleniyordu:
- "Çocukları al, bahçeden çık. Ben bahçeyi Allah'a ödünç verdim." Hurma ağacının gölgesi altında oturan hanım ve çocuklarının yanma varmıyor, o bahçe müslümanlara geçti diyerek, hanımına bahçe duvarından sesleniyordu. Hanımından ise hiç bir itiraz gelmiyor sadece soruyordu;
- "Bu bahçeyi Allah'a ödünç verirken beni de sevaba kattın mı?"
O DİYARIN SAKİNLERİ'ndendi. Hem de müslümanların sorumluluğunu üzerine almıştı. Otururken biri geldi ve bir şeyler istedi, derhal istediklerini ikiye katlıyarak verdi. Fakir gittikten sonra ise ağlamaya başladı: Etrafındakiler: -"Niye ağlıyorsun? İstediğini fazlasıyla verdin?" Tarihe mal olacak sözü ilan etti: - "Şimdiye kadar nerdeydim?" (Yani şunu demek istiyordu, bu kardeşimiz ihtiyacını bize getirinceye kadar, biz nerdeydik? Niçin haberimiz olmadı).
O DİYARIN SAKİNLERİ'ndendi. Bir gün evini 60.000 dirheme sattı. Evin satıldığını duyanlar: "Evi ucuza vermişsin. Alan seni aldatmış" dediler: O ise: - "Ben o evi cahiliyye hayatında bir tulum şarap karşılığında almıştım. Hepiniz şahit olun ki ben bu aldığım 60 bin dirhemi tamamen fakirlere, kölelere infak ettim. Şimdi söyleyin bu satışta aldatılmış mıyım?" Rabbimize hamdediyoruz. Bu diyarın sakinlerinin infak hayatına baktıkça O.'na hamdediyoruz. Bir tarafta fakir talebeleri bağrına basan, onların zaruri ihtiyaçlarına el atan, talebe, yurtlarında, pansiyonlarında okumalarına eğitimlerine sebep olan bu diyarın sakinlerine teşekkür ediyoruz.
İran'da cereyan etmiş son büyük depreme karşı, ellerini uzatan Türkiyeli müslümanlara teşekkür ediyoruz. Bosna-Hersek kıyamına bilezikleriyle, gerdanlıklarıyla yardım eden binlerce bacılarımıza teşekkür ediyoruz. On senedir unundan parasına, ayakkabısından, havlusuna varıncaya kadar su gibi akıtılan hayırların sahiplerine teşekkür ediyoruz.
Toprak üzerine atılan bir imza gibi camisini yaptırıp, Kur'an okunan irfan yuvalarına varıncaya kadar, devlet desteğine ihtiyaç duymadan dünyanın istikbalinde söz sahibi olmak aşkıyla veren, cömert ellerin sahiplerine teşekkür-ediyoruz.
İnşallah bir gün gelir o camiler, o mescidler ideal manada, istenilen görevleri yerine getirmeye sebep olur. Camileri asli kimliğinden tecrit edenler baki değil, fanidir. Faniler ise bir gün yok olacaktır. Camileri asli hüviyetinden uzaklaştırmaya sebep olan , alet olan , bizzat bu sinsi oyunların başlarında bulunan herkesin hasını, bizlerden evvel Allah'tır.
Bu diyarın sakinlerine diyecek başka bir şeyimiz yoktur. Sadece bu yazımızdaki mesajımızı okuyarak, hayatlarına girmiş infak amelini karşılaştırmalarını istiyoruz.

27 Ağustos 2009 Perşembe

İyiliği Teşvik Kötülükleri Menederlerdi



O DİYARIN SAKİNLERİ "la ilahe illallah..."ın ne mana taşıdığını, bu cümlenin mahiyetini, ele aldığı mevzuları gösterdiği hedefi temelden kavramışlardı. Bunun alameti olan Mekke hayatları, müstekbir kafirler tarafından baskıya alınmıştı. Cihata ve hükümlere ait ayet gelmemiş olmasına rağmen, okudukları tevhid Mekke müşriklerini rahatsız etmekteydi. Bu sebeple de iyiliği teşvik ederken Allah'ın nizamını ve hakimiyetini ilan ediyorlar, kötülükten men ederlerken de Allah'ın hayat sistemi ve hakimiyetini tanımayanları reddediyorlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ iyiliği teşvik ve kötülüğü mende Hz. Peygamberi ölçü ve kaynak kabul etmişlerdi. Ondan gördükleri her şeyi yaşamaya çalışırlardı. Neyi emrederse tereddütsüz kabul ederler, neden yasaklarsa, tereddütsüz ondan uzaklaşırlardı. Bazen de Peygamberimize sorarlardı:
"Ya Resûlüllah, İsrailoğullarının başına gelen şey ne idi?" Peygamberimiz Cevap verirlerdi:
"Ne zaman iyileriniz kötülerinize göz yumar, kötüleriniz din bilginleri olur ve küçükleriniz iş başına geçerse o zaman fitne sizi yakalayacak, birbirinize düşman kesilip, hücum ve saldırıya geçeceksiniz" (Ha. Sahabe: 3/279)
O DİYARIN SAKİNLERİ iyiliği teşvik olsun, kötülüğü men olsun. Üç silahlan ile mücadele ederlerdi. El-Dil-Gönül. Bu üç uzvunu silahlaştırmayanların cihat edemeyeceğine inanırlardı. El ve dil silah olmaktan çıkarsa geriye sadece kalp silahının kaldığını binlere bir ölçü koymuşlardır. Şayet her iki hususu gerçekleştiremeyecek olur karşı nefret duymazsa, baş aşağı edilen tulumun içinde bir şeyin kalmadığı gibi, böyle bir kalpte de iman ve iyilik namına bir şeyin kalmayacağını beyan ederlerdi..:
O DIYARIN SAKİNLERİ kötü kimselerle elleri ile savaşırlardı. Münafıklarla delil ve bürhan getirerek savaşırlardı. Şayet her iki hususu gerçekleştiremeyecek olurlarsa, onlar için bir çare ileri sürerlerdi; Hiç olmazsa o kötülüğü işleyenlere karşı surat asınız. Kötü her şeye kalben nefret duyunuz.
O DİYARIN SAKİNLERİ kendileri bazen iyilik yapmazsa bile başkalarını yapmaya teşvik ederlerdi. İyiliği teşvik ve kötülüğü men etmede başkalarına yardımcı olanlar Allah'tan ücret alma hususunda eşittirler. Kenara çekilip "Nemelazımcılık" hastalığı onların semtine uğramamıştır. Onların yaptıkları dedikleri olmuştur. Dudaklarında çıkan söz, kalplerinde bulunanlar olmuştur. Kalp ve dil ihtilafı kopukluğu onların hayatında görülmemiştir.
O DİYARIN SAKİNLERİ âhiret günü inancını her an yaşamışlardır. Bu iman onları ne zulme meylettirmiş ne de zulme uğratmıştır. Her hak sahibinin hakkını Ahirette alacağına imanları tam olduğu için, iyiliği teşvik ve kötülüğü men etmede haddi aşmamışlardır. Yapılması icap edeni yapmışlardır. İfrad ve tefrid onlarla bağlantı kuramamıştır.
O DİYARIN SAKİNLERİ Yüce Allah'tan gelen emirleri, iyilik, yasakları kötülük kabul etmişlerdir. İyiliği yaşamış ve yaşatmaya gayret sarf etmişler; kötülüğü hayatlarından kovarak, diğerlerinden uzaklaştırmaya çalışmışlardır.
BU DİYARIN SAKİNLERİ temelde iyilik ve kötülük ıstılahlarının mahiyetini yeterince kavrayamamışlardır. Ölçü olarak da İslâm, ölçü kabul edilmeyince iyilikler ve kötülükler nerede ise yer değiştirmiştir. Bu acı gerçek öyle bir ağır fatura ödettirmiştir ki, kötülerin iyiliği imha etmesinde bu diyarın sakinleri onların safında bulunmuştur. Belki de farkında olmadan. Böylece kötülerin ekmeğine yağ sürülmüş ve onların gayr-ı meşru hayatı meşru imiş gibi anlaşılmıştır.
BU DİYARIN SAKİNLERİ kendi tutundukları dalı kesercesine müslüman kardeşleri ile kıyasıya mücadele etmenin vazife olduğuna inandırılmıştır. Bir araya gelindiğinde müslüman kimselerin, derneklerin, teşkilatların aleyhinde konuşmak sohbetlerin sanki şiarı olmuştur. Yüzlerce iman ve İslâm düşmanları varken, kıymetli zamanlar hep müslümanların aleyhine harcanmıştır.
BU DİYARIN SAKİNLERİ en büyük iyilik olan Allah'ın hayat nizamını ve hakimiyetini tanımanın birinci vazife olduğu inancını nerede ise zayıflatmışlardır. Farz ameller için bir nevi lokomotif diyebileceğimiz bu iyilik diğer iyilik ve farzları peşinden sürüklemesi gerekirken, bu diyarın sakinleri arasında bu tarz, askıya alınmışçasına araştırma mevzusu yerine konulmuştur. Aynen bunun gibi tüm kötülüklerin başı ve lokomotifi durumunda olan Allah'ın sistemini sistem kabul etmemek kötülüğü gömemezlikten gelmek kıyıda köşede kalmış birkaç kötülüğü teşhir etmekle vazifenin biteceğini zehabına kapılmak hatasına düşülmüştür. Heyhat, ne kadar uzak...
BU DİYARIN SAKİNLERİ unutulmuş olan sünnetleri ihya etme durumunda olanlarla da kıyasıya mücadeleye girmişlerdir. Fitneyi tariften aciz olan bazıları, Resûlullah'ın yolunda olanları her zaman fitnecilikle suçlamışlardır ve hâlâ bu gafletlerini devam ettirmektedirler. Hem de "Âhiret Gününe de inandım" dedikleri halde mesela, milyonlarca insan camiden ve bayram namazından uzak kaldığı halde bunlar göze batmamış, hilâle göre bayram namazına çeki düzen vermek isteyenler acımasızca ve müslümana yakışmayacak üslûplarla hakarete maruz bırakılmıştır. Yine bunun gibi binlerce insan oruç ibadeti ile alay ettiği halde onlara ses çıkartılmamış, Resûlullah'ın oruç hakkındaki sünnetine müracaat edenler merhametsizce tenkit edilmiştir.
Bu tipteki olan kimselere diyoruz ki, İslâm'dan anladığınız cami, minare, ezan, hac, kurban, zekat gibi esaslar ilavesiz olarak sizin hayatınızı kuşatmış ve diğerlerine başvuracak bir iman yapısına sahip olmadığınız müddetçe sizleri muhatap kabul etmiyoruz ve etmeyeceğiz de... Bir Filistin meselesini, bir Afganistan cihatım, bir Hürmüz Boğazını gömemezlikten gelen basiretsizlerle uğraşacak vaktimiz yoktur. Onların benimsediği hayatı hayat kabul etmediğimiz gibi, onlarla teşrik-i mesaî kurmanın zaman israfı olacağına inanıyoruz.
BU DİYARIN SAKİNLERİ o diyarın sakinlerinin peşine takılmalıdır. örnek ve kaynak ancak onlardır. Onlardan gelen her şey başımızın tacıdır. O diyarın sakinlerinin peşine takılanları, bu diyarın sakinlerinden olup da tenkit edenler, fitnecilikle itham edenler tövbe ve istiğfar etsinler. Eğer örnek ve ölçü o diyarın sakinleri olarak kabul edilmiyorsa, bu sefer oturup yeniden iman etsinler.

28 Nisan 2009 Salı

Bilmek İçin Öğrenir, Tanımak İçin Yaşarlardı



"YEDIREN O, DOYURAN O, AZDIRAN D, ÖLDÜREN 0, ÖYLE İSE 0 NDAN NİÇIN KONUŞULUYOR?. YAĞDIRAN O,
YAĞMURU DINDİREN O, OTU BİTIREN O, OTU SOLDURAN O, HERŞEYİ YARATAN DA O. ÖYLE İSE ONDAN NİÇİN AZ BAHSEDİLIR?. "

O DİYARIN SAKİNLERİ, Hira mağarasından yükselen "ikra" emrine kulak verirler, fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınırlardı. Herhangi bir işi körü körüne yapmaz, o iş hakkındaki ilahi ölçüyü öğrenirlerdi. Çünkü inanmışlardı ki: Hayatın manası ubudiyet (Allah'a kulluk), ubudiyetin ölçüsü ise dindir (İslâm 'dır), Allah'a karşı sorumlu oldukları herzeyi ibadet sayarlar ve bu ibadetlerini icra ederlerdi. Zamanımızdaki insanlar gibi önlerine gelen her lokmayı yutmazlardı. Taassupça bir inanışları yoktu.
O DİYARIN SAKİNLERİ, ilim öğrenmede yaşı bahane etmezler, asalarına dayana dayana ilim öğretilen yerlere giderlerdi. Yaşları ilerlemiş, kemikleri incelmiş, asalarına dayanarak ilim meclisine gelen bu talebelere:
- "Sen hangi taşın, hangi ağacın ve hangi toprak parçasının yanında geçmiş isen sana Allah'tan mağfiret dilemiştir." müjdesi verildi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, ya alim olurlar veya talebe olurlardı. Tevbe ve istiğfarların günahlara keffaret olduğu gibi, ilim öğrenmesinin de günahlara keffaret olacağına inanırlardı, Bu husustaki gayretleri: Kişinin ilimden bir çekirdek öğrenmesi kendisi için bir rekat nafile namaz kılmasından daha iyidir, sözü ile akşam dönmenin cihad olmadığını sanan kimseleri aklı eksik olarak nitelendirirlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, bilmeden yapıları ibadetlerin kendilerine fayda sağlamayacağına inanırlardı. Allah'ın emirleri için: Neden, nasıl vari itirazları olmaz, sadece hikmetlerine inmek isterlerdi. Başlarında Peygamberleri, hayatlarında İslâm-ı hakimiyet noktasında devletleri olduğu halde yine ilimden, ilim öğrenmekten geri kalmazlardı. Hatta Peygamberlerden şu sözü duydukları halde:
"Siz, din alimleri (fukahası) çok, okuyucu ve hatipleri aç, soranları az, cevap verenleri çok bir diyar ve zamandasınız. Bu vaziyet karşısında, amel, ilimden hayırlıdır. Yakında bir zaman gelecek, alimler azalacak, konuşmalar çoğalacak, soranlar çok olacak, cevap verebilen az bulunacak. İşte o zaman ilim, amelden hayırlıdır" (İhya 1/22)
O DİYARIN SAKİNLERİ, öğrendikleri ilimlerin sadece hamallığını yapmazlar, ilimleri ile amel ederlerdi. Amel ederken de ihlası elden bırakmazlardı. Şu gerçeği çok iyi kavramışlardı: İnsanların hepsi de tehlike ve helak üzeredir, yalnız ilmiyle amil olanlar hariç, ilmi ile amil olanlar da helak üzeredir, ancak ihlas üzere amel edenler kurtulacaktır. İşte onları korkutan bu husus idi. Onlardan biri bakarsınız bir sureyi 6-7 ayda ancak bitirirdi. Bir ayeti öğrenip onunla amel etmedikçe ikincisine başlamazlardı: Amel ederlerken benizleri sararır, tüyleri diken diken olur, mangalda kızartıları et kokusu gibi ciğerlerinden çıkan aşk-ı ilahinin kokusu duyulurdu. Hatta bazen kapı komşusu şikayet edercesine: "Et pişirdiniz de niçin bize tattırmadınız?" derdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, aklı muhafaza düsturunda hassasiyetle durur, İslâm'ın dışındaki muharref olmuş kitapların bilgilerinden akıllarını korurlardı. Çünkü aklın dayanağı ve gıdası vahiy idi, akıllarını vahyin dışında müstakil tutmak isteyenlerin, Belam, Samiri, Haman olmak gibi neticelere gidileceği gerçeğini Kur'an'dan öğrenmişlerdi.
Biz o diyarın sakinlerinin öğrendiği ilme muhtacız. Allah'a sığınılması icab eden ilimlerle, putperestlik vasfına haiz her ilim ve bilgi dalına elimizin tersi ile bir işaretimiz kalmıştır. Çünkü Kur'an ilimleri bizi hep yüceltir. Bunun dışındaki ilimleri sağladığı medeniyet, bizim ilmimizin verdiği medeniyetin daha ilk basamağına kavuşamaz. İsteriz ki; bu ilimler merkezi bir otorite tarafından organize yapıla dursun Biz bu hususta vagon değil, lokomotif olmak durumundayız.
Abdullah Büyük

19 Mart 2009 Perşembe

RASULULLAH'A MUHALEFET ETMEZLERDİ


O DİYARIN SAKİNLERİ'nin Peygamberimize imanları, teslimiyetleri tanıdı. Emirlerine itiraz etmezler, nedenlerini, niçinlerini araştırmazlar, imanlarına, inançlarına yakışanı yaparlardı. Peygamberden intikal eden her şeyin vahiyle alakalı olduğuna inanırlardı. O'nun boş söz söylemeyeceğini, davet ettiği esasların Hakk canibinden olduğunu kabul ederlerdi. Şartlar, zaman, mekan mefhumlarına bakarak Peygamberlerinin söz ve emirlerine karşı içlerinden bir tereddüt göstermezdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, Peygamberimize öyle iman ile bağlanmışlardı ki kendi nefislerinden önce yüce Resûlü düşünürlerdi. İşi o derece sağlam tutmuşlardı ki içlerinden biri bir gün Peygamberimize şöyle dedi: "Ben düşmana rastladım. Babam da aralarında idi. Babamdan senin hakkında kötü bir laf işittim ve dayanamayıp ona mızrak attım ve öldürdüm."
- "Allah'a ve âhiret gününe inanmakla sebat eden hiçbir kavmin, Allah ve Resûlüne karşı gelip düşmanlık eden kimseleri -o kimseler babalan, ya oğulları, ya kardeşleri, yahut soy-sopları olsalar bile- sevip onlarla dostluk ettiklerini göremezsin." (Mücadele/22)
O DİYARIN SAKİNLERİ, Peygamberimizi, kimseye tercih etmezlerdi. Hayatlarının her bölümünde Peygamberimiz vardı, O'nun sünnetleri, hadisleri hakimdi. Onlar Peygamberlerinin (sözlerini, emirlerini) arasıra kullanmazlardı. Peygamberlerin getirdiği hayat düsturları, onlar için teneffüs edilen bir hava gibi idi. Bizler gibi, yemek duasında, zifaf duasında, namaz duasında Peygamberi, hatırlayıp, ictimaiyyat, muamelat ahlak ve mücazat konularında Peygamberimizi unutmazlardı. Onun için onlardan Allah razı olmuştu. Şu hadise ibretimiz olarak bütün canlılığını korumaktadır: Müslüman olmadan önce Mekke'nin reisi Ebu Süfyan (r.a.) Medine'ye gelmişti. Hiç kimse yüzüne bakmadı. Kalkıp, kızı olan ve Peygamberimizin hanımlarından bulunan Ümmü Habibe'nin (r.a.) yanma gitti. Peygamberimizin yatağı ve deriden olan seccadesinin üzerine oturmak istedi. Ümmü Habibe hemen katlayıp kaldırdı. Ebu Süfyan ona:
- "Kızım, sen beni mi yatağa, yoksa yatağı mı bana layık görmedin? dedi." Ümmü Habibe (r.a.):
"Hayır, sen yatağa layık değilsin. Çünkü yatak Resûlullah'ındır. Sen ise müşrik olduğun için necissin" diye cevap verdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ Peygamberimiz'in sevdiğini kendi sevdiklerine tercih ederlerdi. Çünkü Peygam-berimizin sevgi ve muhabbeti onların hücrelerine kadar, iliklerine kadar işlemiştir. Şu hadise oldukça manalıdır;
Hz. Ebubekir (r.a.)'m, babası Ebu Kuhafe müslüman olmak ve bey'at etmek için Peygamberimizin yanma gelmişd. Ebu Kuhafe elini Peygamberimizin eline doğru uzatınca Hz. Ebubekir ağladı. Peygamberimiz; - "Ey Ebu Bekir niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Hz. Ebu Bekir (r.a.):
- "Ya Resûlallah, eğer bu el şimdi amcan Ebu Talib'in eli olup da senin gözün amcanın müslümanlığı ile aydın olsaydı ben daha çok sevinirdim" dedi.
İşte böyle idi o diyarın sakinleri. Hayatlarında, dünyalarında Peygamberimize bu kadar değer ve önem veriyorlardı. Yüzde doksan dokuzu müslüman denilen şu memlekette,
Cumhuriyet döneminde yaşayan müslümanlar yüzlerce defa peygamberimize hakaretler, iftiralar, yalanlar uydurdukları halde yüzleri bile kızarmazdı. Gazetelerde açık oturumlar da, makalelerde o yüce Resûle yakışmayan çok şeyler söylendi fakat cevapsız kaldı. Cevapsız kalması lazımdı. Çünkü o gibi gazeteleri yaşatanlar Peygamberini tanıyamamış, müdafaadan aciz müslümanlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ, Peygamberimizi yanlarında da gıyabında da korurlardı. Aleyhinde bulunan münafık tipli insanlara fırsat vermezlerdi.
Sahabeden olan Hz. Garefe ile alakalı bir hadise şöyle olmuştur: - Bir gün bir hıristiyan Peygamber Efendimize söver. Garefe (r.a.) Hıristiyan iyice döver ve burnunu kırar. Hadise Amr b. As'a intikal eder. Amr:
- "Biz gayri müslimlere teminat vermiş bulunuyoruz, deyince" Garefe (r.a.):
- "Allah bizi onlara, Peygamberimize alenen sövsün diye teminat vermekten korusun." demiş. Hz. Amr'da: "Doğru söylüyorsun" demiştir.
Uzun lafa gerek yok. Belki tarih ve zaman olarak Peygamberimiz ile bizim aramııda 1400 küsür yıl olabilir fakat getirdiği hayat düsturları ile aramıza mesafe koyamayız. Gerçek iman bunu kabule yanaşamaz. Peygamberimizi bir kenara atarak, O'na zıt olan güç ve şahıslarla uzlaşamayız. Peygamberimiz nerede ise biz de orada olmalıyız. Kafaların ürettiği cazibeli fücirlere kanıp Peygamberimiz'i ibadet, namaz, zekat, hac bölümünde tanıyıp, diğer sahalarda tanımamazlık etmemeliyiz. Bunlar bir hastalıksa, -ki şüphe yoktur- böyle bir hastalığın sonu imam kaybetmektir. İmanı kaybetmek istemeyen müslümanlar Peygamberlerine (emir ve sünnetlerine) sahip çıksınlar. Söz ve emirlerini baş tacı yapsınlar. O'ndan gelen emirler müslümanı camiye hapsettirmiyor. Bilakis hayata hakim kılınmak noktasında, müslümanı vazifelendiriyor. Biz peygamberimizi bütün yönleri ile kabul etmek mecburiyetindeyiz. Bunun gerisi laf-u güzafdır.
Abdullah Büyük