Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2015 Perşembe

BAKIŞ AÇISI...




Dr. Ruskin, Amerikan Tıp Birliği dergisinde yayımlana aşağıdaki yazısında, gülünç bir yanlış anlamanın kişide nasıl tümüyle farklı bir yaklaşım duygusu oluşturabileceğini anlatmaktadır.
Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okudu:
“Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba harcıyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir neden yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana dek de feryat figan bağırıyor.”
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sordu. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylediler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların de yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırdılar.
Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başladı. Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıydı.

7 Aralık 2014 Pazar

GÜLÜMSEMEK



Küçük kız, yaşlı komşu amcaya gülümsedi. Bu gülümseme, o adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde geçen günlerde kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen onu aradı, teşekkür edip halini hatırını sordu. Arkadaşı bu teşekkürden öyle keyiflendi ki, öğle yemeğini yediği lokantadaki garsona o gün yüklüce bir bahşiş bıraktı.
Garson, akşam eve giderken kazandığı para­nın bir kısmını her zaman aynı köşede bek­leyen bir fakirin eline bıraktı. Bu yardımdan o adam öylesine mutlu oldu ki, sevinçten havalara uçtu... Çünkü açlıktan midesi fena halde kazı­nıyordu.
O fakir, eline geçen bu parayla karnını doyur­duktan sonra neşeyle ıslık çala çala bir apart­manın bodrumundaki odası­nın yolunu tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altındaki kedi yavrusunu görünce kucağına alıverdi hemen.
Küçük kedicik, gecenin soğuğundan kurtul­duğu için mutluydu. Sıcak odada gece boyunca o adamla oynadı durdu.
Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan kedi yavrusu öyle acı acı miyavlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apart­man halkı. Anneler, babalar yavrularını kucakla­yıp dumanlar arasında dışarı fırladılar. Ölmekten kurtulmuşlardı.
Kimse bilmiyordu ama bütün bunların hepsi küçük bir gülümsemenin bereketiydi.
Evet, hayatı güzellikler için yaratan Allah (cc.), küçük bir iyiliği böyle büyütüyor. Şu âyetler buna işaret ediyor, "Allah karşılıksız yar­dımlar olan, sadakaları (iyilik, yardım) kat kat artırarak bereketlendirir..." (Bakara, 276) Ayrı­ca Peygamberimiz (@) buyuruyor ki; "Allah sadakayı kabul eder, ...onu sizin atınızın yavru­sunu büyüttüğü gibi büyütür; öyle ki, bir lokma büyüklüğünde bir sadakanın sevabı bile Uhut dağı kadar oluverir..." (Buhari, Müslim) Hiçbir iyilik küçük değildir; bir tebessüm de olsa...
Derleyen: Aslınur Bahar
Zafer Dergisi Mayıs 2013

27 Ekim 2014 Pazartesi

ASLANIN KEDERİ



Bir varmış, bir yokmuş,
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
İnsan gözü görmemiş, ağaçları kesilmemiş,
Ayılar, kaplanlar post diye soyulmamış,
Sarıpapatyalarla, renk renk çiçeklerle süslü, büyük bir ormanda hayvanlar huzur içinde yaşarmış. Ormanın kralı, adil, iyi bir aslanmış. Bütün hayvanlar ondan memnunmuş. Akşama kadar ormanda dolaşır hayvanları denetlermiş.
Aslan bir gün hastalanmış. Uzun bir süre hasta yattıktan sonra iyileşmiş. Fakat artık ormanda dolaşamaz olmuş. Sadece yuvasının önünde geziniyor bazen üzüntü içinde yerinden kalkmadan saatlerce oturuyormuş.
Aslanın bir sıkıntısı olduğunu bütün hayvanlar anlamışlar. Anlamışlar ama o hiçbirine üzüntüsünün sebebini anlatmıyormuş. Aslan, bir gün yuvasının önünde kara kara düşünürken yanına Tilki yaklaşmış.
-      Aman kralımız sizin bir derdiniz var, neden kimseye söylemiyorsunuz? diyerek aslanın sırrını öğrenmeye çalışmış.
Aslan hiç cevap vermemiş; ama tilki, aslanın derdini öğrenmeyi kafasına koymuş bir kere. Onu kandırmak için bütün gün dil dökmüş.
Aslan sonunda tilkinin ısrarlarına dayanamamış.
-      Sana sırrımı söylerim söylemesine ama ya başkalarına söylersen, demiş.
Tilki:
-      Asla! Hiç başkasının sırrı açıklanır mı? Ölene kadar sıranızı saklayacağım, diye çıkışmış.
Aslan ona güvenmiş ve derdini anlatmış.
-      Hani aylar önce hastalanmıştım. İşte o hastalıktan sonra gözlerim iyi görmez oldu. Her şey bulanık görünüyor. Onun için yuvamın önünden ayrılamıyorum.
-      Geçmiş olsun efendim, demişse de tilki sinsi sinsi ellerini ovuşturmuş.
Aslan;
-      Aman sakın kimse duymasın! Krallığımın elimden gitmesinden korkarım, diye tekrar tembih etmiş.
Tilki, aslanın yanından ayrılır ayrılmaz bütün ormanı dolaşmış. Hayvanlara aslanın gözlerinin iyi görmediğini anlatmış. Laf dönmüş, dolaşmış aslanın kulağına da gelmiş.
Aslan, tilkinin yaptığı hainliğe çok kızmış; ama iyi göremediği için bir türlü onu yakalayıp cezalandıramamış. Tilki, aslanın etrafında dolaşıyor, aslanla alay ediyormuş.
Bir gün aslanın aklına bir fikir gelmiş. Oturduğu yerden hiç kalkmamış.
Onu gözetleyen tilki;
-      Hey ormanların kralı yakala beni, göreyim seni, diye bağırmış.
Aslan ona doğru dönmeyerek;
-      Seni yakalamam mümkün değil. Gözlerim tamamen görmez oldu. Her yer simsiyah görünüyor, demiş.
Tilki;
-      Ya öyle mi? diyerek aslana biraz yaklaşmış.
Bakmış ki aslanda bir kıpırtı yok, iyice yanına yaklaşmış. Aslan birden üzerine atlayarak onu yakalamış. Tilki aslanın oyununa geldiğini anlamış; ama iş işten geçmiş.
Aslan tilkiye ne ceza vermesi gerektiğini uzun uzun düşünmüş. Sonunda onu ormandan kovmaya karar vermiş. Tilki, ormandan kovulunca diğer hayvanların aslana olan saygıları tekrar yerine gelmiş. Çünkü aslanın gözleri az görüyor olsa da ormanların kralıymış.

26 Aralık 2013 Perşembe

KURTULUŞ DUASI



Küçük çocuk annesiyle birlikte geziyordu. Şehrin parkıydı burası, ortasında büyükçe bir havuz bulunan. İlkbahar geldiğinden, ortalık birçok canlıyla şenlenmiş; kanatlı karıncalar da yuvalarından çıka­rak uçmaya başlamıştı.
Havuz kenarına geldikleri sırada, küçük çocuk suya bakıp:
"Anneel" diye bağırdı. "Bazı karıncalar havuza düşmüş. Onları kurtar­mamız gerekmez mi?"
Kadın da aynı tarafa baktıktan sonra:
"Suyun üstü karınca dolu" dedi. "Onları kurtarmak için saatler lazım. Belki de günler."
Küçük çocuk gözlerini bir noktaya dikmişti.
O halini bozmadan:
"O zaman tek bir tane kurtarayım" dedi. "Ama bunun için bana uzun bir sopa lazım."
Bir ağacın altında, budama için kesilen birçok dal vardı. Kadın onlardan birini oğluna verdi ve yaptığı şeyleri izlemeye koyuldu.
Küçük çocuk havuzun yanına gittikten sonra sopasını ileriye doğru uzattı. Ve karınca biraz öteye düştüğü için, suya doğru iyice sarkmaya başladı. Annesi endişeye kapılmıştı. Su derin olmasa bile kesinlikle soğuk­tu. Oğlu zaten hastalıktan yeni kurtulmuş, kendisini güç bela toplamıştı. Allah'tan ki okula gitme yaşında değildi. Aksi halde derslerinde geri kalırdı.
Küçük çocuk aynı şeyi yapmaya çalışırken:
"Benim canım yavrum" dedi annesi. "Sana yakın birçok karınca varken, neden orta yerdekiyle uğraşıp duruyorsun? Onlar da canlı."
"Ama anne!" diye atıldı çocuk. "Bu kadar karıncanın arasında, en fazla o karınca çırpınıyor.”

Cüneyd Suavi

4 Kasım 2013 Pazartesi

KUŞUN İSTEĞİ


 

Küçük bir kuş su içiyordu akan bir çeşme yalağından. Ayak sesi duydu. Küçücük başını çevirdi, baktı. Temiz giyinmiş, yaşlı bir zat, elinde asası, yüzü güzel, şefkat dolu gibi görünü­yordu. Kuş, "Bu kimseden bana zarar gelmez" dedi. Suyunu içmeye devam etti. Adam geçer­ken asasıyla kuşa vurdu. Kuşun ayağı kırıldı. Fırladı uçtu. Doğru Hz. Süleyman'a (as.)

"Ey Allah'ın Peygamberi! Filan kişi, su içer­ken benim ayağımı kırdı" diye şikâyette bulundu.

Çağırdılar adamı. Süleyman peygamber:

"Niçin bu kuşun ayağını kırdın?" dedi.

Adam cevap verdi:

"Kuştur. İnsanlardan kaçması lâzımdı."

Süleyman peygamber, bu sefer kuşa sordu:

"Niçin kaçmadın?"

"Ey Allah'ın Resulü! Bu zatın yüzü, tavrı, dışı bana iyi bir insan olduğunu gösteriyordu. Ondan bana zarar gelmez diye su içmeyi yarım bırakmadım" dedi.

Bunun üzerine Süleyman peygamber emir verdi:

"Kırın bu adamın ayağını kısas olarak."

Kuş hemen atıldı:

"Ey Allah'ın Resulü! Yapmayınız. Ben bağış­ladım onu... Fakat bu adamın içini dışına çevirin ki, dışına bakan onu görerek benim gibi aldan­masın" dedi.

"İçi güzel olanın dışı güzeldir; dışı güzel olanın içi de güzeldir" diye bir kural yoktur. Allah (c.c.) akıl gibi bir nimet ihsan etmiş ve binlerce duyguyu da ona yardımcı olarak vermiş ki, kötü niyetlilerin sopalarından ken­dimizi uzak tutalım...

Derleyen: Aslınur Bahar

30 Eylül 2013 Pazartesi

Kendine Bir İyilik Yap: Konforunu Feda Et, Konumuna Değer Kat



İnsanları gerçek anlamda iyiliğe ulaştıracak olan temel ahlak özelliklerinden birisi “fedakârlıktır”. Gerçek anlamda fedakârlık; insanın Allah rızası için değer verdiği şeylerden hiç düşünmeden ve seve seve feragat edebilmesi, vazgeçebilmesidir.

Bir gün pencereden baktınız. Çok sevdiğiniz bir arkadaşınızın evinde yangın çıkmış. Ya da her yeri sel almış, herkesin evi sular altında kalmış, yardım isteyenlerin sesleri kulaklarınız­da yankılanıyor. Yahut Suriye'den gelen bir mülteci ailenin sizin yaşlarınızdaki çocukları bu kışın ortasında sadece bir gömlek ile ayak­larında çorap dahi olmadan yaşamak durumundalar. Siz pencereden bu tabloyu seyredip, sıcacık odanızda, hazırlanan kahvaltıyı yiyip çayınızı yudumlamaya devam ediyorsunuz, ilerleyen dakikalarda bu zor durumların nereye varacağım düşünmeden. Siz rahatsınız ya, mühim olan bu çünkü. Ertesi gün okulunuza kalın paltonuzla gide­rek, yüzünde bandaj sarılı vaziyette olan arkadaşınızı görünce "nasıl yandı eviniz de öyle, geçmiş olsun çok üzüldüm" deyip oturursunuz sıranıza. Kim bilir selden dolayı tahrip olunca, belki gidecek bir oku­lunuz da kalmamıştır artık...

Buraya kadar yazılanları okuyunca "hayır bu gidişatta bir yan­lışlık var* dediniz değil mi arkadaşlar? Zira yaratılmışların hayırlısı olan, Rabbinin kendisine sürekli merhamet nazarı ile baktığı, iyi­likler ihsan ettiği ve bu güzellikleri de başkaları ile paylaşması için verdiği insan, eğer böyle bir davranış sergilerse durum çok acıklı demektir. Çünkü bencillik insanın kendine hapsolmasıdır. Eline geçen her şeyi bu hücreye tıkar bencil insan. Eline geçen her şeyi toprağa gömen, ölünce de o şeylerin yanma gömülmeyi isteyen in­sanın misali, durumu çok abestir. Bu mahkûmiyetten kurtulmadık­ça insanın ne kendine bir hayrı olur, ne de başkasına...

O halde başta kendimize ve akabinde başkalarına bir yararımız olsun istiyorsak, sahip olduğumuz, en kıymetlilerimiz addettiğimiz her ne varsa, bunları toprağa gömmek istemiyorsak paylaşmayı ve başkalarının iyi olması için sahip olduklarımızı feda edebilmeyi, isteklerimizden vazgeçebilmeyi ahlak haline getirmeliyiz. Bunu ya­parken zaten sahip olduklarımızın bize ait olmadığını, emaneten verildiğini unutmazsak hedefe daha kolay ulaşabiliriz.

Rabbimiz "Sevdiğiniz, şeylerden infak edin­ceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. ' A!i İmran Suresi, 92. ayet) buyurarak gerçek fedakârlığın na­sıl olması gerektiğini açıklıyor. İnsanları gerçek anlamda iyiliğe ulaştıracak olan en temel ahlak özelliklerinden biri "fedakârlıktır". Gerçek anlam­da fedakârlık; insanın Allah rızası için değer verdi­ği şeylerden hiç düşünmeden ve seve seve feragat edebilmesidir. Sonsuz güç sahibi Yüce Rabbimiz için gerektiğinde her türlü zorluk ve sıkıntıyı göze alabilmesi, bu konuda elinden gelenin en fazlası­nı yapabilecek şevk, azim ve iradeyi kendisinde bulabilmesidir. Kendi menfaatleriyle, Allah rızası arasında seçim yapması gerektiğinde kendi çıkar­larından vazgeçebilmesi, bu uğurda maddi manevi her türlü özveride bulunabilmesidir. Fedakârlığın zirvesine ise en çok önem verdiğiniz şeyi feda et­tiğiniz, en çok sevdiğiniz şeyden vazgeçtiğiniz za­man ulaşabilirsiniz.

Her insanın içinde başardı ve önde olma, ya­tırım yapma, sevme ve sevilme gibi arzular vardır arkadaşlar. Mühim olan bu istekleri doğru yönlen­direrek bu dünyada ve ahirette kazananlardan ol­maktır. Başarılı ve önde olmak isteyen boş zamanını dersleri için sarf ederek ilerde önemli bir meslek sahibi olup başarılı, çok yatırım yapan, hep kazanan birisi olmayı amaçlarsa bu isteğini yanlış yönlendirmiş olur. Ama ahlakça en önde olmayı hedefler, Allah'ın verdiği akıl nimeti de «umarım iyi değerlendirerek başkalarına yardım etmeye de fırsat bularak- derslerine çalışmaya devam eder-, meslek sahibi olunca mesleğini insanlık yararım kullanmayı, kazandıklarını paylaşarak ahiret yurduna yatırım yapmayı niyetine alırsa, iste o zaman ruhu da, bedeni de, zihni de ferah bulmuş, dünyası da ahireti de kurtulmuşlardan olur.

Unutmayalım arkadaşlar! Hayata gözlerimizi açtığımızda kulağımıza fısıldanan ezan sesi, do­kusunda 14 asırlık bir fedakârlık destanını taşır. O halde bizlerin de ibadet hayatımızın düzgün olma­sı için yapacağımız fedakârlıklar, gelecek nesillerin daha yaşanılabilir bir dünya ile buluşmalarına ze­min hazırlayacaktır.

Bugünden itibaren, kendimize bir iyilik yap­mak için kendimizden çok kendimiz dışındakileri düşünmeye başlayalım sevgideğer okurlar. Esen kalınız...

Ribat Dergisi Ailemiz Çocuk | Şubat 2013

25 Eylül 2013 Çarşamba

OBUR KAPLUMBAĞA

 
Bir varmış, bir yokmuş, Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Allah'ın yarattıkları buğday tanesinden çokmuş, Kimi kavak gibi uzun, kimi kabak gibi tombulmuş, Kimi yürürken tıs tıs eder, kimi kuş gibi uçarmış. Yeşil mi yeşil, güzel mi güzel bir orman içinde iki arkadaş kaplumbağa yaşarmış. Birinin adı Meyşa diğerininki ise Tişni imiş. Meyşa ile Tişni çok iyi arkadaşmış.
Meyşa hareketli, yardımsever, çalışkan, dost canlısı bir kaplumbağaymış. Tişni ise tembel, dünyayı umursamayan, herkesten uzak durmayı seven bir kaplumbağaymış. Tek arkadaşı Meyşa imiş. Meyşa ve Tişni her akşam aynı ağacın altında buluşurlarmış.
Meyşa her gün uzun uzun yürür, yolda gördüğü hayvanlarla tanışır, arkadaş olurmuş. Tişni'ninse her gün yaptığı tek şey bol bol yemek yemek ve uyumakmış. Meyşa, Tişni'ye devamlı olarak;
- Haydi Tişni sen de biraz gez, hareket et, çok şişmanladın, dermiş. Tişni ise;
- Biz kaplumbağalar zaten yavaş hayvanlarız; bizim hareketimizden ne olacak, diyerek yatarmış. Sürekli yemek yediğinden çok obur bir kaplumbağa olup çıkmış. Bulduğu her otu yiyormuş. Meyşa ona;
- Her otu yeme zehirlenirsin, dermiş ama o bildiğinden hiç şaşmaz, kimsenin sözüne kulak asmazmış.
Bir gün Meyşa, Tişni'yi ormanda gezmeye ikna etmiş. Birkaç adım gidince Tişni "Yoruldum!" diye şikâyet etmiş.
Dinlenmek için bir yerde durmuşlar. Sürekli boğazını düşünen Tişni, yiyecek bulmak için etrafa bakmaya başlamış, paha önce görmediği kırmızı meyveli bir sarmaşık görmüş. Yemek için meyvelere doğru ilerlemiş. Meyşa;
- Hayır, Tişni onları yememeliyiz. Ne olduğunu bilmiyoruz, zararlı olabilirler, demiş.
- Baksana kırmızı kırmızı meyveler. Ne kadar da güzel görünüyor, gel sen de ye, demiş Tişni.
Meyşa yememesi için çok yalvardıysa da Tişni'yi vazgeçirememiş. Tişni hem yiyor hem de Meyşa'yı;
-Gel gel, sen de ye çok lezzetli, diye çağırıyormuş.
Tişni tıka basa yedikten sonra uyumaya gitmiş. Daha yeni uykuya dalmış ki dayanılmaz bir karın ağrısıyla uyanmış.
Meyşa, arkadaşının yanına koşmuş; ama elinden gelen hiçbir şey yokmuş. Tişni karın ağrısıyla kıvranıyormuş. Meyşa ne yapacağını şaşırmış. Aklına arkadaşı geyiği çağırmak gelmiş. Geyik hastalıklardan anlarmış. Koşa koşa geyiğin yanına gitmiş. Tişni'nin başına gelenleri ona anlatmış. Geyik şifalı otlardan bir ilâç hazırlamış. Tişni'ye bunu içirmiş.
Tişni o günden sonra bir daha asla bilmediği yiyecekleri yememiş. Meyşa ile birlikte her gün ormanda uzun yürüyüşler yapmış. Meyşa artık onun çok yemesine de engel oluyormuş. Tişni şişmanlıktan kurtulmuş, sağlıklı bir kaplumbağa olmuş. İki arkadaş ormanda uzun yıllar yaşamışlar.
Sema Maraşlı - Bana Bir Masal Anlat

19 Haziran 2012 Salı

Dost Dediğin...

Bir hükümdar bir gün, komşu ülkenin kralının ve hal¬kının zekiliğini ve bilgeliğini ölçmek İçin onlara bir hediye gönderdi. Bu hediye, görünüş ve ağırlıkta hiçbirinden farksız, altından yapılma üç küçük insan heykeliydi. Hükümdarın istediği, bu heykellerden hangisinin daha değerli olduğunun bulunmasıydı. Kral hediyeleri aldıktan sonra meclisini topladı. Önce kendisi heykelleri tek tek inceleyerek farkı bulmaya çalıştı. Ama bulamadı. Sonra da vezirler ve diğer saray mensupları aynı şeyi yaptı. Ama hiçbirisi heykeller arasında bir fark göremedi. Sıra ülkenin en akıllı insanların çağrılması ve bu farkı bulmalarının istenmesine geldi. Ama bu da işe yaramadı. Neredeyse ülkedeki herkes heykelleri inceledi, ama hiçbir fark bulamadı. Kral utancından kahrolacaktı. Sonunda, haksızlıklara karşı çıktığı İçin bir valinin hapse attırdığı bir genç saraya haber gönderdi ve bu bilmeceyi çözebileceğini söyledi. Kral gencin hapisten çıkarılıp hemen saraya getirilmesini emretti. Saraya, heykellerin önüne getirilen genç onları dikkatle inceledi. Üç heykelin de sağ kulaklarında küçücük birer delik olduğunu fark etti. Sonra bu küçük deliklere ince gümüş bir tel soktu. Birinci heykelde gümüş tel, heykelin ağzından, ikincide kulağından çıkıyordu. Üçüncüde ise, tel heykelin içinde kalıyor, dışarı çıkamıyordu. Genç bu durum karşısın¬da biraz düşündükten sonra, krala dönüp şöyle dedi: "Kralım, bu bilmecenin cevabı açık bir kitap gibi karşımızda duruyor. Yeter ki, onu okumaya çalışalım. Gördüğünüz gibi bu heykeller insanları temsil ediyor. Her insan birbirinden farklı olduğu gibi, bu üç heykel de farklı. "Birinci heykel, dostlarından duyduğunu hemen dışarı fırlayıp başkalarına anlatan insanları temsil ediyor, ikinci heykel, söylenenler bir kulağından girip ötekinden çıkan insanları anlatıyor. Üçüncü heykel ise duyduklarını kendisine saklayan ve ona göre davranan kimseleri temsil ediyor. "Kralım, bu özellikleri göz önüne alarak heykellerin de¬ğerine karar verebilirsiniz. Aynı şekilde dostlarınızın da en iyisini seçebilirsiniz. Kendinize sırdaş olarak kimi seçerdiniz? Hiçbir şeyi kendisine saklamayanı mı, sözlerinize sabun köpüğü kadar değer vermeyeni mi, yoksa sözlerinizi güvenilir biçimde saklayanı mı?"

17 Mayıs 2012 Perşembe

BANDAJ

(Bilenler bilir. Bir gün bir haber verdiler, önce gazetelerde, sonra televizyonlarda... Duyanların kanını donduran bir haber... Yeni doğan yavrusunu bir çöp bidonuna bırakan anne, ne yazık ki bununla da yetinmemişti.) Bir hata yaptığını biliyorum. "Keşke yapmasaydın!" demek elimde değil. Zaten elimden bir şey gelmiyor ki... Parmaklarım küçücük, hemde çok güçsüz. Bir şey tutamıyorum. Ağzımı açmakta zorlansam bile, çok şükür ki gözlerimle konuşuyorum. "Karnın acıktığında, annen seni doyurur, süt verir" demişlerdi, beni çabucak büyüten, kuvvetlendiren... Şimdi soruyorum sana: Neden vermedin? Anneler yavrularını sevip öpermiş. Neden öpmedin? Bir yanımda sen, diğer yanımda babam duracakmış, öyle demişlerdi. Hiç olmazsa sen anne! Neden durmadın? Yumuşacık bir yatakta uyumayı beklerken, beni bir çöp bidonuna fırlatıverdin. Kollarında ısınmayı hayal ederken, kışın en soğuk gününde çıplak bıraktın. Buna rağmen seni affediyorum. Hepsine razıydım ama ağzımı neden bantladın bilemiyorum. Emin ol bağırmazdım, zaten gücüm yetmezdi. Yaptığın hatayı kimseye anlatmazdım. Bir açsaydın ağzımı, dudaklarımdan sökseydin o siyah bandı, sadece bir şey söylemek isterdim sana: "Seni seviyorum anne! Beni terk etsen bile, beni öldürsen bile seviyorum!" Cüneyd Suavi

1 Nisan 2012 Pazar

İYİLİK ADINA


Karakışın tüm ağırlığıyla kentin üzerinde egemen olduğu günlerden birinde yol kıyısında yaşlı bir dilenci, gelip geçene sadaka için avucunu açıyordu. Tipi tüm hızıyla esiyor, yoldaki hiç kimse yüzünü, havada uçuşan kar tanelerinden saklayamıyordu.
Paltosunun kaldırdığı kürklü yakası ve şapkası arasında başını korumak isteyen bir genç, hızla evine doğru giderken, yaşlı kadını gördü. İçinden sadaka vermek geçti. Ama hava o denli soğuktu ki, eldivenlerini çıkarıp kadına para uzatmaya üşendi. Ama ona çok da acıdı. Bu dondurucu soğukta birkaç kuruşa gereksinimi olup, yol üzerinde dilenmek zorunda kalmanın ne denli kötü bir şey olduğunu düşündü.
“Zavallı sevgili yaşlı” diye seslendi kadıncağıza. “Senin işin çok zor. Kolay gelsin sana.”
Yaşlı kadına bu iki candan söz bile yetti. Delikanlının içten sözleri içini ısıttı. Sadaka almamasına karşın yine de, genç adama teşekkür etti.
Biraz sonra, yol üzerinden geçen atlı arabada oturan zengin bir adam da yaşlı kadını fark etti. Uşağına işaret edip, arabayı durdurttu. Zavallı dilenciye armağan vermek istedi. Cebinden para kesesini çıkarıp pencereyi açtı. Ama dışarıdaki fırtına sıcak arabaya öylesine hızla hücum etti ki, zengin adam kesesinden çıkardığı parayı hızla dilenciye doğru fırlattı, ancak attığı paranın bir peni değil, bir altın olduğunu son anda fark edebildi. Ama olan olmuştu...
Zengin adam, evine döndüğünde, hala dilenciye fırlattığı altını düşünüyordu.
Dikkatsizliği yüzünden o kadar büyük bir para verdiğini düşünüp, kendi kendine kızıyordu. Oysa, bir altın onun için üzerinde düşünülmeye değmeyecek denli küçük bir miktardı.
Aynı gece, fakir delikanlı da, kadını düşünüp durdu. Sıradan bir akşam sofrasını kurarken bile, kadının yoksul görüntüsü hep gözünün önündeydi.
Sonunda dışarı fırlayıp yaşlı kadının durduğu sokağa doğru koştu. Kadın hala oradaydı ve yarı donmuş elleriyle karlar arasında zenginin fırlattığı altını arıyordu.
Genç adam kadını evine getirdi. Birlikte sofraya oturup, yemek yediler.
O gece, Dünya İyilikler Defteri’ne zenginin fırlattığı bir altın yazılmadı bile. Ama ilk sıraya, iyi kalpli gencin iyiliği kaydedildi.
Alıntı

SÜTÇÜ TAY


Bir varmış, bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
Çıta gibi hızlı, gelin gibi nazlı,
Asil kanlı, güzel bir tay varmış. Yarış atlarının yetiştirildiği bir çiftlikte doğmuş, orada büyümüş. Tayın anne ve babası gençliklerinde her yarışmanın birincisiymiş. Onlar artık yaşlandıkları için gözler güzel tayın üzerine çevrilmiş. Çiftlikte ona özenle bakıyorlar, önüne çeşit çeşit yiyecekler koyuyorlarmış.
Küçük tay, zamanla bu ilgiden dolayı şımarmış, kimseyi beğenmez olmuş. Diğer taylar ona "Kibirli Tay" ismini vermişler. Kibirli Tay;
- Buranın prensesi benim, hem güzelim, hem de soyluyum. İleride yarış atı olunca hiç biriniz bana yetişemeyecek-siniz, dermiş arkadaşlarına.
Bir küçük tay daha varmış çiftlikte. Bu tayın anne ve babası yarış atı değilmiş. Bir süt arabasını çekiyorlarmış. Bakıcısı bu küçük tayı yolda görmüş ve satın almış.
Kibirli Tay, sürekli;
— Senden yarış atı filân olmaz. Burada oyalanacağına git de süt arabalarını çek, diyormuş.
Günler günleri, aylar ayları kovalamış; taylar büyümüşler, at olmuşlar ve satışa çıkmışlar. En yüksek fiyata Kibirli Tay, en ucuza da Sütçü Tay satılmış tabiî.
Kibirli Tay, ona çok para veren sahibini utandırmamış ve girdiği ilk iki yarışmada birinci seçilmiş. Fakat Sütçü Tay de ondan çok geride değilmiş. O da her zaman üçüncü veya dördüncü oluyormuş. Ne var ki Kibirli Tay, girdiği bir yarışmada hızla yere düşmüş ve sakatlanmış. Sahibi de onu artık koşamaz diye bir çöp toplayıcıya satmış. Ayağı biraz iyileşince yeni sahibi onu bir çöp toplama arabasına bağlamış. Mahalle mahalle dolaşıp çöplere atılan işe yarar şeyleri topluyormuş artık bizim kibirli.
Kibirli Tay, düştüğü bu duruma çok üzülüyormuş. Geri kalan ömrü çöp arabalarında geçmiş. Alay ettiği Sütçü Tay ise bütün yarışların birincisi, kıymetli bir at olmuş.
Sema Maraşlı - Bana Bir Masal Anlat

29 Şubat 2012 Çarşamba

FİNCAN TAKIMI



Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar:

-"Eski gazeteniz var mı bayan?"

Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi.

-"İçeri girin de, size kakao yapayım" dedim.

Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri.

Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu... Erkek çocuğu bana döndü;

-"Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu.

-Zengin mi? "Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı.

Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve;

-"Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarınız takım" dedi.

Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa.

Teşekkür bile etmemişlerdi ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı, bir eşim vardı ve eşimin de bir işi... Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi.

Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri,halının üzerindeydi halâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de.

Olur unutuveririm ne denli zengin olduğumu...

10 Şubat 2012 Cuma

ANTİKA - İYİLİK



Genç adam, antika merakı sebebiyle Anadolu’nun en ücra köşelerini dolaşıyor ve gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak yolunu buluyordu. Kış kıyamet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış gibiydi. Fakat bu seferki hepsinden farklı görünüyordu. Yolları kapatan kar yüzünden arabasını terketmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken, bir ihtiyar tarafından bulunup onun kulübesine davet edilmişti. Yaşlı adam, antikacının yürümesine yardım ederken: “günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım, dedi.meğer seni bulmak için iyileşmişim.”
Diz boyu varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının beyaz göre göre donuklaşan gözleri faltaşı gibi açıldı. Odanın orta yerindeki kuzinenin etrafını saran iki-üç iskemle, onun şimdiye kadar gördüğü en güzel antikalar olmalıydı. Saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı.
Yaşlı adam, misafirini yatırmak için acele ediyordu. Ona birkaç lokma ikram edip sedirdeki yatağını hazırlarken: “bugün soba yakamadım evladım, dedi. Ama bu yorganlar seni ısıtacaktır.”
Ev sahibi, yıllar önce vefat eden eşiyle paylaştıkları odaya geçerken, antikacı da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. Ancak bütün yorgunluğuna rağmen uyuyamıyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapıp yapıp o iskemleleri almalı, bunun içinde iyi bir senaryo uydurmalıydı. Mesela hayatını kurtarmasına karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahanesiyle dışarıya çıkarttığı iskemleleri, çaktırmadan minibüsün arkasına atabilirdi. Hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Yürümeye dahi mecali olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden koşacak mıydı?
Genç adam, kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor ve rüzgârın sesiyle uyandığı zamanlar, kaldığı yerden devam ediyordu. Bu arada yaşlı adamın sabah namazına kalktığını farketmiş, hatta hayal meyal olsa bile odun parçaladığını duymuştu. Gözlerini açtığında, onun kuzine üzerinde çorba pişirdiğini gördü. Yattığı yerden başına gelenleri düşünürken, iskemleleri hatırladı. Hafifçe doğrulup çevresine baktı: aman Allahım..! Antikalardan hiç biri ortada yoktu.
İhtiyar kurt, akşamki planını hissetmiş ve belki de uykudaki konuşmasını duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı. Sakin görünmeye çalışarak:
“İliğim kemiğim ısınmış, dedi. Çorbanız da ne güzel koktu doğrusu. Ama akşam ki iskemleleri göremiyorum.”
Yaşlı adam, odanın köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya atarken:
“İskemle dediğin dünya malı be evladım, dedi. Biz misafirimizi üşütmeyiz.
Alıntı

2 Ocak 2012 Pazartesi

MERAKLI ÇOCUK


Bir varmış, bir yokmuş,
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ben diyeyim eski zamanlarda, siz deyin yeni zamanlarda. Bülent adında çok] meraklı bir çocuk varmış. Her çocuk biraz meraklı olurmuş\ ama Bülent'inki farklıymış. Gittiği evlerde merakından odaları dolaşır, başkalarının eşyalarını karıştırırmış. Kimsenin eşyasını almazmış ama izinsiz her yeri karıştırmaktan hoşlanırmış.
Annesi ona yaptığı bu hareketin yanlış olduğunu defalarca söylemiş. Buna rağmen Bülent, bir türlü bu huyundan vaz-geçmiyormuş.
Bir gün annesiyle halasına gitmişler. Çocukları okulda olduğu için halası ona sıkılmasın diye oyuncaklar getirmiş. Bülent bir süre oynamış. Annesi ile halası çaylarını içerken o, sessizce evi dolaşmaya başlamış. Önce mutfağa gitmiş, buzdolabını açıp iyice bir göz gezdirmiş. Sonra diğer odaları dolaşmış ve çocuk odasına girmiş. Çocukların kitaplarına bakmış. Sıkılınca da dolapların çekmecelerini açıp içlerini karıştırmış. Bülent birden avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamış. Çekmecenin içinde bir fare varmış. Öyle korkmuş ki kalkıp kaçacak cesareti bulamıyormuş kendisinde. Birden fare konuşmaya başlamış.
- Korkma, bağırma! Ben sadece oyuncak bir fareyim, sana bir şey yapmam.
Bülent çok şaşırmış.
- Ama sen konuşuyorsun, demiş.
Fare onu duymamış gibi;
- Ben seni tanımıyorum, kimsin sen? diye sormuş.
- Ben Ayşe'nin halasının oğluyum.
Fare kaşlarını çatarak ona bakmış.
- Ayşe evde yok, sen neden açtın bu çekmeceyi, neden izinsiz onun eşyalarını karıştırıyorsun, ayıp değil mi? Diye sormuş.
Bülent çok utanmış, ne diyeceğini bilememiş. Susmuş kalmış.
- Başkalarının eşyalarını karıştırmak, izinsiz alıp kullanmak yanlış bir davranıştır. Akıllı} terbiyeli çocukların bunu yapmaması gerekir. Çekmeceyi karıştırdığını görünce konuşmadan edemedim, demiş fare.
Bülent aceleyle farenin olduğu çekmeceyi kapatıvermiş. Fare kapalı çekmecenin içinden şöyle bağırıyormuş.
- Bak benim gibi şirin ve iyi bir fareyle değil, başka birşeyle de karşılaşabilirdin!
Bülent, koşarak odadan çıkmış. Salona annesinin yanına gitmiş. Yaptığı hareketten çok utanıyormuş.
Sonra koşarak tekrar Ayşe'nin odasına girmiş çabucak çekmeceyi açmış, içindeki fareye;
- Çok özür dilerim! Bir daha asla kimsenin eşyasını karıştırmayacağımı söylemeye geldim, sana teşekkür ederim, demiş. Farenin konuşmasına fırsat vermeden hemen çekmeceyi kapatmış, tekrar salona dönmüş. Artık üzerinde kötü bir huyu atmanın rahatlığı varmış. O günden sonra kimsenin eşyasını asla karıştırmamış. Güzel huylu, iyi bir çocuk olmuş.
Sema Maraşlı - Bana Bir Masal Anlat

21 Ekim 2011 Cuma

SAYGIYI ARAYAN ŞEHZADE


Bir varmış, bir yokmuş
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde.
Edep kaldırılmış rafa,
Çocuklar büyüklerle bulmuş kafa.
Çocuk çoban olmuş, baba koyun, anne ise kuzu,
Dünya dönmüş tersine, hep başkasında aramışlar kusur.
Hatasını anlayan arif olmalı,
Masallar masal olmalı.
Her masalda bir ibret var, gerçeğe misal olmalı.
Ülkelerden bir ülkede, halkı tarafından çok sevilen bir padişah yaşarmış. Bu padişahın bir de oğlu varmış. İlerde babasının yerine geçecek olan bu şehzade, çok şımarıkmış. Küçükken her istediği yapıldığı için büyümesine rağmen ufak bir çocuk gibi davranıyormuş.
Günler günleri, aylar ayları kovalamış, şehzade artık iyice büyümüş. Fakat şımarık hareketleriyle saraydaki herkes canından bezdiriyormuş.
Bir gün padişah misafirleriyle sohbet ederken şehzade gelmiş, vezire bağırmaya başlamış. Padişah, oğlunun davranışından çok utanmış.
- Oğlum burada ben varım, sen sus, deyince şehzade;
- Sen bana karışamazsın, diye karşılık vermiş.
Padişah;
- Ben neyim burada? diye kızacak olmuş. Şehzade gülmüş.
- Sen mi? Sen hiçbir şeysin, demiş ve uzaklaşmış.
Bu söz padişahın çok zoruna gitmiş. Sanki başından aşağı kaynar sular dökülmüş. "Severek büyüttüğüm evlâdımdan bu sözleri de mi duyacaktım." diyerek kahrolmuş. Günlerce kulağında oğlunun "Sen hiçbir şeysin, sen hiçbir şeysin." sözleri yankılanmış durmuş. Oğlunun ileride padişah olacağını düşündükçe içi sızlıyormuş. Kendi kendine; "Padişah olursa, halkı canından bezdirir." diye üzülüyormuş. Derdini vezire açmış.
-Terbiye küçükken lâzımdı padişahım. Artık çok zor, demiş vezir.
- Hiçbir çaresi yok mu? diye sormuş padişah.
- Hatasını anlamasını sağlayabilirsek belki değişebilir, demiş vezir.
Birlikte ne yapacaklarına karar vermişler.
Ertesi gün padişah, oğlunu yanına çağırmış.
-Oğlum ben artık yaşlandım. Seni padişah yapacağım
Ancak sende bir eksik var. O olmazsa padişah olamazsın.
-Eksik mi? Ne eksik bende?
-Saygı, sende saygı eksik, demiş padişah.
-Saygı mı? O da ne, yenilir mi, içilir mi? diye merakla sormuş şehzade.
-Ne yenir, ne de içilir. Ne olduğunu bulunca anlayacaksın, şimdi git bana saygıyı bul getir, diye emretmiş padişah.
Şehzade atına atlamış, saygıyı aramak için yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dağlar, ovalar geçerek dere tepe düz gitmiş. Karşısına bir köy çıkmış. Köyün içine doğru ilerlerken aksayarak yürüyen yaşlı bir adam görmüş. Şehzade;
-Hey! Topal ihtiyar! Saygıyı arıyorum satın alacağım.
Buralarda var mı? diye seslenmiş.
-Bu köyde saygısını satacak insan yok. Saygısız insan vahşî bir hayvan gibidir. Kime, ne zaman zarar vereceği belli olmaz, diyerek şehzadenin yanından uzaklaşmış yaşlı adam.
Şehzade tekrar yollara düşmüş. Günlerce gitmiş. Bir tarlanın yanından geçerken yaşlı bir kadına rastlamış.
-Hey! Kocakarı! Saygıyı arıyorum, satın alacağım, bildiğin bir yer var mı? diye sormuş.
-Satın mı alacaksın? demiş hayretle yaşlı kadın.
-Çok altın vereceğim, demiş şehzade.
Yaşlı kadın;
-Hiç altın için saygı satılır mı? Saygısız insan lüzumsuz yere dikilen direk gibidir, kimseye faydası yoktur, demiş.
Şehzade tekrar düşmüş yollara. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, fakir bir kızla karşılaşmış. Kız, yakışıklı şehzadeyi görünce gözlerini ondan alamamış. Şehzade kaba bir şekilde;
-Hey! Yeleği eskimiş kız! Saygı arıyorum, satın alacağım, bildiğin bir yer var mı? diye bağırmış. Güzel kız;
-Ben saygısını satacak insan tanımıyorum. Kim sana saygısını satacak olursa, bil ki onun saygısı sahtedir. Saygısız insan kokuşmuş soğan gibidir, konuştukça pis kokar. Kim öyle olmak ister diyerek şehzadenin yanından uzaklaşmış.
Şehzade bir ağacın altına oturmuş. Saygıyı bulmaktan da, padişah olmaktan da ümidini kesmiş. Sinirinden hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Bir bülbül gelip ağacın dalına konmuş.
-Neden ağlarsın şehzadem? diye sormuş bülbül.
Şehzade ona başından geçenleri anlatmış. Bunun üzerine bülbül şu sözleri söylemiş;
-Baban sana bir ders vermek istemiş. Saygı satın alınacak bir şey değildir. Onun cevheri sende var. Yeter ki açığa çıkarmayı bil.
-Bende mi var? demiş şehzade ümitle.
-Elbette var. Bak, insanlar beni dinlemeyi çok sever; çünkü tatlı dilliyim, demiş bülbül. Sonra da;
Sen de tatlı dilli ol, herkesle güzel konuş. Kimsenin kalbini kırma diye öğütte bulunmuş.
- Hizmetçilerin de mi? diye sormuş şehzade.
- Kim olursa olsun, her insana değer ver. Başkalarına değer verdiğin kadar senin de değerin artar. Bir de sakın kimseyle alay etme! demiş bülbül.
Şehzade;
-Ama ben alay ederken çok eğleniyorum, diye itiraz edecek olmuş.
Bülbül;
—Seninle alay edilmesi hoşuna gider mi? diye şehzadenin sözünü kesmiş.
-Asla hoşlanmam. Kim benimle alay edecek olursa anasından doğduğuna pişman ederim, demiş şehzade öfkeyle.
-O zaman, kendine yapılmasından hoşlanmadığın hareketi sakın başkalarına da yapma. Saygının cevheri bu sözüm de saklı. Sen yeter ki parlatmayı bil, deyip uçmuş gitmiş bülbül.
Şehzade, saraya dönmek için yollara düşmüş. Yol boyunca bülbülün sözünü düşünmüş "Kendine yapılmasından hoşlanmadığın hareketi sakın başkasına yapma." Artık bundan sonra bu sözü düşünerek hareket edeceğim, diye karar vermiş.
Saraya dönen şehzade, herkesi hem çok şaşırtmış, hem de çok sevindirmiş. Bu zarif, herkese saygılı şehzade, padişah olmuş. Onun ülkesinde uzun yıllar huzur, mutluluk hiç eksilmemiş.
Sema Maraşlı - Bana Bir Masal Anlat

22 Eylül 2011 Perşembe

GÜNEŞ VE RÜZGÂR



Bir gün Rüzgâr ile Güneş konuşuyorlarmış.
-Vuvv... Ben senden daha güçlüyüm, demiş Rüzgar.
-Öyle mi? demiş Güneş.
-Elbette, demiş Rüzgar. Bunu sana göstereceğim. Bak şu aşağıdaki yaşlı adamı görüyor musun?
Güneş eğilip bakmış.
-Görüyorum, diye cevap vermiş.
Rüzgâr gururla:
-Gör bak! Onun ceketini çıkaracağım, demiş.
Güneş:
-Peki, o zaman demiş. Haydi dene bakalım. Sonra bulutların arkasına çekilmiş. Merakla Rüzgârı izlemeye başlamış.
Rüzgâr bütün şiddetiyle esmiş, o estikçe yaşlı adam üşümüş, üş dükçe paltosuna sarılmış.
Rüzgâr buna öfkelenmiş. Daha da şiddetli esmiş. Bu kez adam da paltosunu daha sıkı tutmuş. O ne kadar şiddetli estiyse adam da paltosuna o kadar çok sarılmış. Çünkü çok üşüyormuş.
Rüzgâr sonunda pes etmiş. Bu kez sıra Güneş'e gelmiş. Güneş bulutların arkasından çıkmış. Yaşlı adama sıcacık gülümsemiş. Yeryüzünü iyice ısıtmış. Adam pek sevinmiş. Yeryüzü ısındıkça adam ısınmış. O da gülümsemeye başlamış.
Artık paltoya ihtiyacım kalmadı, diye düşünmüş. Ve paltosu nu çıkarmış. Güneş rüzgâra dönerek:
- Gördün mü, demiş. Nazik olanlar zorbalardan her zaman daha güçlüdür.
Alıntı Ribat Dergisi Kasım 2010

21 Mayıs 2011 Cumartesi

BİR AVUÇ CEVİZ



Bir varmış, bir yokmuş,
Allah'ın kulları sayılamayacak kadar çokmuş, Kimi tatlı su gibi faydalı, kimi acı su gibi yakarmış Kimin yüzüne doyulmuş, kiminin huyuna doyulmamış Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Büyük bir ülkede güzel bir prenses yaşarmış. Kralın tek çocuğu olan bu prenses çok şımarıkmış. Babası kral olduğu için kendini üstün görürmüş. Saray da sürekli etrafa emirler verirmiş. Kral usta bir avcıymış. Sürekli ormana ava gidermiş. Bir gün yine av için hazırlanıyormuş.
- Ben de ormana gitmek istiyorum, demiş prenses.
- Sen daha küçüksün. Biz avlanırken başına bir iş gelmesinden korkarım, diyerek kral itiraz etmiş.
Fakat prenses ısrar etmiş. Sonunda babasıyla ormana gitmiş. Kral ava çıkarken prensese;
- Kızım biz avlanmaya çıkıyoruz. Sakın buradan ayrılma Orman çok büyük kaybolursun, demiş.
Prenses babasına "Ayrılmam." diye söz vermiş. Fakat sı kılmış. Gezmeye başlamış. Merakla etrafa bakarken babası tembih ettiği yerden çok uzaklaşmış. Tekrar ıoı< istemiş ama yolu bulamamış, ba! Baba! diye bağırmış. Ama sesini duyan olmamış. »Nasıl o'sa ken' arar bulurlar." diye düşünmüş. Beklemeye başlamış.
Bu arada kral ve yanındakiler o gün çok iyi avlanmışlar.
Sevinçlerinden prensesin onlarla geldiğini unutmuşlar. Kral cak saraya vardığında prensesin ormanda kaldığını anlamış. Hava kararınca prenses çok korkmaya başlamış.
- Baba! Baba! diye bağırarak ağlıyormuş. Bir ses duymuş:
-Gürültü etme. Gündüz baban rahat vermiyor. Akşam da sen rahatsız etme, demiş birisi.
Prenses hemen sesin geldiği tarafa dönmüş.
- Kimsin sen? diye sormuş. Ay ışığında ağacın dalında bir sincap görünüyormuş.
- Demek insanlar gibi konuşmayı biliyorsun. O zaman sana emrediyorum. Beni hemen saraya götür, demiş prenses.
Prensesin kaba konuşması sincabın hiç hoşuna gitmemiş.
- Götürmezsen ne olur? diye sormuş.
Prenses bu soruya cevap verememiş ve başka bir vaadde bulunmuş:
- Beni saraya götürürsen sana çok altın veririm, demiş.
- Ne yapayım ben altını. Yiyemem, içemem. Ormanda altın ne işe yarar, diyerek sincap kahkahalarla gülmüş.
- O zaman sana çok yiyecek veririm, demiş.
- Benim ormanda karnım doyuyor. On tane midem yok ki. Ne yapayım fazla yiyeceği.
Prensesle sincabın konuştuğunu gören diğer hayvanlar da onların etrafına toplanmışlar. Tavşan, tilki, çakal, bıldırcın hepsi prensesi süzüyormuş. Prenses onlara dönmüş.
- Bakın ben kralın kızı prensesim. Ormanda kayboldum. Hepinize emrediyorum. Beni hemen saraya götürün, demiş. Topal bir tilki, prensese yaklaşmış.
- Demek sen o zalim kralın kızısın. Eğlenmek için gelip ormanda avlanıyor. İşte bacağımın birini düştüğüm tuzaktan kaçarken kırdım. Kardeşimi de senin baban öldürdü, diye bağırmış.
- Hayvanlar da avlanıyor, demiş prenses.
- Bizler sadece acıktığımızda avlanırız. Ama baban zevk için öldürüyor, diye yanıtlamış tilki.
Az sonra hayvanlar etrafından dağılıp gitmişler. Prenses hayatında ilk defa kendini çaresiz hissetmiş. Hep babasının kral olmasıyla övünüyormuş. Ama o gün babasının kral olmasının hiç bir faydasını görememiş. Uyumaya çalışmış. Açlıktan uyuyamıyormuş. Altında yattığı ağaçtan kıtır kıtır sesler geliyormuş. Sincap ceviz yiyormuş. Aç olan prenses sincaptan ceviz isteyecekmiş ama utanmış. Şimdiye kadar başkasından hiç yiyecek istememiş olan prenses, cevizlere bakmış bakmış yutkunmuş.
Sincap elindeki cevize bakan prensesi görmüş. Ona bir avuç dolusu ceviz içi getirmiş. Prenses cevizleri yer yemez uykuya dalmış.
Ertesi gün kralın adamları prensesi bulmuşlar. Saraya götürmüşler. Prenses o günden sonra çok değişmiş. Önce babasından avlanmaması için söz almış. Bir daha hiç kimseyi hor görmemiş. Bir prensesin bile bir gün bir sincabın elindeki cevizlere muhtaç olabileceğini hiç unutmamış. Prenses yaşadığı bu olaydan dersini almış. Güzel ahlâklı iyi bir prenses olmuş.
Sema Maraşlı _ Bana Bir Masal Anlat

22 Kasım 2010 Pazartesi

ÜÇ ARKADAŞ

ZENGİNLİK, BAŞARI, SEVGİ

Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce, önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine davet etti; "Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de kesinlikle acıkmış olmalısınız." dedi. "Lütfen içeri gelin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım."
Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu. Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı; "Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz" dedi.
Akşam eşi geldiğinde, kadın karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla arasında geçen ko-nuşmayı anlattı. "Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler " dedi. Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının eşi üzüldü. "Bir bakıversene dışarı" dedi. "Hâlâ oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve."
Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki beyaz sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı. "Eşim geldi, şimdi evde" dedi ve onlara davetini yineledi: "Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?"
Kadının davetine yaşlılardan biri yanıt verdi: "Biz hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz" dedi ve kısa bir duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı: "Sağ yanımdaki arkadaşımın adı: Zenginliktir. Bu yanımda oturan arkadaşımın adı: Başarı, benim adım ise Sevgidir."
Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi, kadına ilginç bir öneride bulundu: "Şimdi evinize gidin ve eşinizle baş başa verip, bir karara varın" dedi. "İçimizden sadece birimizi davet edebilirsiniz evinize. Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin, sonra gelin, kararınızı bize bildirin."
Kadın, Sevginin önerisini eşine anlattığında, adam sevinçten göklere fırladı. "Aman ne güzel, ne güzel" dedi. "Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginliği davet ederiz ve evimiz de bir anda zenginliğe kavuşmuş olur."
Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi. "Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?" dedi.
Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi."En doğru karar, Sevgiyi davet etmek değil midir?" dedi. "Düşünsenize, evimiz bir anda sevgiye kavuşacak."
Celinin bu önerisi, kayınpederin de, kayınvalidenin de çok hoşlarına gitti. "Tamam, en doğru karar bu olacak" dediler. "Sevgiyi davet edelim..."
Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu; "İçinizde hanginiz Sevgi? Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun..."
Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı. Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevginin arka¬sından, onlar da eve doğru yürümeye başladılar. Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlikle Başarıya sordu: "Siz niçin geliyorsunuz? Ben yalnız Sevgiyi davet etmiştim."
Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler: "Eğer içimizden yalnız Zenginliği ya da Başarıyı davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda bekleyecektik. Fakat siz Sevgiyi da¬vet ettiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize."
Ve kadının "Niçin?" diye sormasını beklemeden, Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler: "Çünkü Sevginin olduğu her yerde, biz Zenginlik ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz."
Ribat Dergisi Kasım 2010

25 Haziran 2010 Cuma

SÜTÜN SIRRI


Bir varmış, bir yokmuş,
Açalım yeni bir masalın kapısını.
Sevgidir her işin başı,
Sevgiyle güzel olur anaların aşı.
Tepsi tekerlendi,
Sevdim şekerlendi.
Tomurcuklar büyür, çiçek olur,
Çocuklar sevgiyle büyür,
Hayalleri gerçek olur.
Köylerden bir köyde Nazlı Kız adında bir inek yaşarmı; İnek deyip geçmeyin. Bu inek bir başkaymış. Köydeki bütün inekler onu kıskanırmış. Çünkü Nazlı Kız'ın sütü çok bol, çok lezzetliymiş. Çocuklar bu tatlı, nefis sütü içmeye bayılırlar, bol bol içer ve çabuk büyürlermiş. Hastalar içtiğinde hemen iyileşirlermiş. İneği olanlar bile gelip Nazlı Kız'ın sütünden satın alırlarmış.
Bir gün inekler toplanıp konuşmuşlar. Neden Nazlı Kız'ın sütü daha bol ve lezzetli diye. O hangi ottan yiyorsa, biz de o ottan yiyelim, hangi sudan içerse ondan içelim, diye karara varmışlar.
Bütün inekler, Nazlı Kız'ı izlemeye başlamış. Nazlı Kız hangi ottan yemeye başlarsa, köyün inekleri de oraya koşuyormuş, hangi suya ağzını batırsa daha içmeye kalmadan diğer inekler içiyormuş. Nazlı Kız ise onların ne yapmaya çalıştığını anlayamıyormuş. Ama ne yaparlarsa yapsınlar sütlerinde hiçbir değişiklik olmuyormuş. İçlerinden en akıllısı;
- Neden gidip sebebini Nazlı Kız'a sormuyoruz? Onun bilmesi gerekir sütün neden çok lezzetli olduğunu, demiş ve Nazlı Kız'ın yanına gitmiş.
-Möö... Mööö! Nazlı Kız, neden senin sütün bizimkinden farklı? Hepimiz aynı cins ineğiz. Aynı ottan yiyip aynı sudan içiyoruz. Ama senin sütün farklı oluyor. Herkes senin sütünü almak için sıraya girerken, bizim sütlerin kıymeti olmuyor.
- Möö... Mööö... Ben de sana bir soru sorayım, daha sonra cevabımı vereyim, demiş Nazlı Kız.
- Sor bakalım.
- Sen karnını doyururken ne düşünürsün?
- Ne düşüneceğim, elbette midemi lezzetli otlarla doldurmayı düşünüyorum.
- İşte aramızdaki fark burada. Ben karnımı doyururken pembe yanaklı bebekleri, cıvıl cıvıl çocukları ve çok değerli insanları düşünürüm. Onlara güzel sütler yapmak için otları
sevgiyle yerim.
- Hiçbir şey anlamadım, demiş inek.
-Sevgi, ben sütüme sevgi katıyorum. Onun için çok lezzetli. Çocuklar da severek içiyorlar, demiş ve yemyeşil çayırlara doğru yürümüş Nazlı Kız.

Sema Maraşlı - Bana Bir Masal Anlat

14 Mayıs 2010 Cuma

CANOGLAN'IN KAVALI


Bir varmış, bir yokmuş,
Allah'ın kulu kocaman bir tarladaki buğdaylardan çok-muş,
Biz bilmeyiz Allah bilir yarattığı kulun yapısını,
Açalım yeni bir masalın kapısını.
Herkes ömrünce yaşayıp göçer,
Bize mi verecekler dünyanın tapusunu?
Ülkelerden bir ülkede, köylerden bir köyde Canoğlan adında bir çocuk yaşarmış. Canoğlan, annesine bakar, küçük yaşına rağmen çobanlık yaparak evin geçimini sağlarmış. Çobanlıktan kazandığını anasıyla birlikte yermiş. Zaten kazancı çok azmış. Ancak karınlarını doyurabiliyorlarmış. Hatta bazen aç kaldıkları bile oluyormuş; ama Canoğlan çobanlığı severek yapıyormuş. O, koyunları koyunlar da Canoğ-lan'ı çok seviyormuş.
Canoğlan her sabah koyunları, kuzuları toplar dağlara götürürmüş. Akşama kadar yemyeşil otlardan doyasıya yinen koyun ve kuzuları akşam olunca gene biraraya toplar, köye getirirmiş.
Canoğlan o kadar koyunla nasıl baş eder, onları nasıl toplarmış? Elbette kovalıyla. Kavalını üflediğinde dağlarda yayılan, her biri bir tarafa giden koyunlar, hemen onun yanında toplanırmış. Köye girene kadar Canoğlan kavalını üf-ler, koyunlar da sıra hâlinde onu köye kadar izlermiş.
Günlerden bir gün Canoğlan, yine koyunlarını toplamış, dağlara götürmüş. Koyunlar akşama kadar yayılmışlar. Canoğlan onları toplamak için güzel güzel nağmelerle kavalını üflemeye başlamış. O sırada küçük bir kuzu kayaların üzerinden sıçrarken ayağı iki kaya arasına sıkışmış. Kuzu kendi diliyle; "Me, me!... Beni kurtarın." diye bas bas bağırı-yormuş. Canoğlan hemen yardıma koşmuş ama kuzuyu kurtarayım derken kavalını düşürmüş. Kaval kayalardan aşağıya yuvarlanarak gitmiş.
Kuzuyu kurtarmış ama kavaldan da olmuş. Kavalın sesini duyamayınca koyunlar tekrar dağılmaya başlamışlar. Canoğlan, onları zorla toplamış, köye getirmiş ve teslim etmiş.
Canoğlan çok üzgünmüş. Çünkü yeni bir kaval alacak parası yokmuş. Bir ağacın altına oturmuş ve ağlamaya başlamış. Kaval olmazsa çobanlık yapamaz, çobanlık yapamazsa da ne kendisinin ne de annesinin karnını doyuramazmış. ra kara düşünürken arkadaşı Ahmet gelmiş yanına.
- Ne oldu Canoğlan, niye ağlıyorsun? diye sormuş.
- Kavalım kayalardan aşağıya yuvarlandı, artık çobanlık yapamayacağım, demiş üzgün üzgün Canoğlan.
-Yenisini alırsın Canoğlan. Niye üzülüyorsun?
- Alamam, kazandığım ancak karnımızı doyurmaya yetiyor.
Ahmet, bir an düşünmüş sonra Canoğlan'a;
- Ben de sana hediye alırım, demiş.
- Senin paran var mı ki? diye sormuş Canoğlan.
- Birkaç aydır harçlığımı biriktiriyordum; bekle şimdi gelirim! demiş Ahmet koşarak gitmiş. Az sonra elinde paralarla geri dönmüş. Paraları Canoğlan'ın avucuna bırakmış.
Canoğlan;
- Bunu alamam, kim bilir aylardır ne almak için biriktiriyordun, demiş.
Ahmet;
- Senin ihtiyacın görülürse daha mutlu olurum, diye karşılık vermiş.
Birlikte köyün bakkalına gitmişler. Canoğlan'a iyisinden bir kaval almışlar. Ahmet ona bir de kocaman şeker almış. Canoğlan bu cömert arkadaşına nasıl teşekkür edeceğini bile içinden şöyle demiş: "Cömertlik ne güzel şey. Benim aram olursa ben de cömert olacağım."
Canoğlan evine doğru yola çıkmış. Bir yandan da elindeki kocaman şekere bakıyormuş. Hemen açıp yemeyi istemiş. Yolda durmuş. Şekeri tam açacakken annesi aklına gelmiş. "Bugün yiyeceğimiz yoktu. Anneciğim açtır şimdi." diye düşünmüş. Koşarak bakkala geri dönmüş.
- Bakkal amca elimdeki şekeri versem bana ekmek verir misin? diye sormuş.
- Olur Canoğlan, elindeki şekeri ver, ekmeği al, demiş bakkal.
Canoğlan'a ekmek vermiş. O da sevinçle koşarak evine gelmiş. Açlıktan midesi guruldamaya başlayan annesi, ekmeği görünce Canoğlan'ın boynuna sarılmış.
Canoğlan, şeker yerine ekmek aldığı için çok sevinmiş. Ben de cömertlik yaptım diye düşünmüş. Demek ki cömert olmak için çok param olmasına gerek yok, diye düşünmüş. Annesini sevindirdiği için kendi kendiyle gurur duymuş. O gün Canoğlan huzur içinde, yatağına yatmış.
Arkadaşı Ahmet'in yaptığı iyiliği hayatı boyunca unutamayacağını düşünmüş.
Yorgunluktan kapanan gözlerine karşı koyamamış ve tatlı bir uykuya dalmış.
Sema MAraşlı - Baba Bir Masal Anlat