31 Ocak 2015 Cumartesi
MEYVENİN LEZZETİNİ BİN KAT ARTIRMANIN FORMÜLÜ!
22 Kasım 2014 Cumartesi
BURNUNDAN FİTİL FİTİL GEL(DİR)MEK
Nankörlük, haramzadelik ve ihanet hallerinde beddua
manasıyla kullandığımız bu deyimdeki "fitil (fetil)" kelimesinin
eskiden kullanılan dört anlamı vardır:
25 Şubat 2014 Salı
ÇEVRE NASIL KORUNUR?
10 Şubat 2014 Pazartesi
OYUN BİTİNCE
4 Şubat 2014 Salı
SAHABENİN TİCARETİ
27 Ocak 2014 Pazartesi
DİNLENMEK MÎ, DEMLENMEK MÎ?
19 Ocak 2014 Pazar
AFFETMEMENİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Bir lise öğretmeni günün birinde derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"
Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. "O zaman" der öğretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin." Öğrenciler bunu da yaparlar. "Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!"
Öğrenciler, bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama, ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:
"Şimdi, bugüne dek affetmeyi istemediğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun."
Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.
Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:
"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde., hep yanınızda olacaklar."
Aradan bir hafta geçmiştir.
Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikâyete başlarlar:
"Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."
"Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf gözlerle bakıyorlar bana artık."
"Hem sıkıldık, hem yorulduk..."
Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:
"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkûm ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, hâlbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.
Kaynaksız yazı paylaşımına karşıyım. Ama çok güzel yazmış yazan kişi, emeklerine sağlık...
16 Ocak 2014 Perşembe
BUGÜNKÜ AKLIM OLSAYDI
8 Ocak 2014 Çarşamba
DENİZ DEVRİYELERİ
23 Kasım 2013 Cumartesi
GENÇ VE HÜR
Genç ve hür iken, düşlerim sonsuzken, dünyayı değiştirmek isterdim.
Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım.
Ben de düşlerimi biraz kısıtlayarak sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim.
Ama o da değişeceğe benzemiyordu.
İyice yaşlandığımda, artık son bir gayretle, sadece ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim.
Ama maalesef bunu da kabul ettiremedim.
Ve şimdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki, önce yalnız kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim.
Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla, memleketimi daha ileri götürebilirdim.
Westminster Manastırı'nın bodrumundaki bir mezarın üstünde yazılıdır.
16 Kasım 2013 Cumartesi
GIYBET VE İNSAN FİZYOLOJİSİ
14 Kasım 2013 Perşembe
Ateş Ne Yana; Sevda Ne Yana Düşer?
Her hafta olduğu gibi mümkün olduğunca düzenli olarak blogumuza eklediğimiz Resimli Yazılar-Öğütler ve Ayet-Hadis-Dua-Vecize resimlerini bir gün sonra eklemeyi uygun gördük. Aşağıdaki yazıyı sizlerle başbaşa bırakıyoruz.
Gönlümüze cemre olması dileği ile...
28 Eylül 2013 Cumartesi
BEL BAĞLAMAK
Birisine güvenmek, bir işe ümit bağlamak yerinde kullanılan bel bağlamak, dilimize tarikat ritüelleriyle yansımış bir deyimdir. Sufiler, bir tarikata girmek ve ikrar vermek anlamında bel bağlamak derler. Fütüvvet ehli, kendi halkalarına dâhil olanlara şet (yünden dokunmuş kemer) kuşata gelmişlerdir. Mevlevilikte buna elifî nemet (keçeden dokunmuş uzunca kuşak), Bektaşilikte de tiğ-bent denilir. Bir kişi tarikata girince beline bağlanan bu kuşak, dervişin, artık o yolun bütün yasaklarını kabul ettiği, bütün emirlerini yerine getireceği anlamına gelir ve bu hususta kuşak kuşatma merasiminde kendisine telkin olunurdu.
Hayat tarzında köklü değişiklikleri öngören bel bağlamak, insana bir tür kurtuluş ve güven hissi telkin eder; böylece bel bağlayan kişi de huzur bulurdu. Bugün deyim, daha ziyade olumsuz anlamıyla "Sana bel bağlamıştım, bu işe bel bağladım, ona bel bağlanmaz, böyle bir işe bel bağlamak doğru değildir" gibi kullanımlarıyla yaşar. Tarikatların gittikçe yozlaştığı dönemlerin hatırasını taşıyan deyimin giderek tasavvufî anlamı unutulmuş, dilimizde güvensizlik anlamıyla yaşamaya devam etmiştir.
İskender Pala - İki Dirhem Bi Çekirdek
1 Nisan 2012 Pazar
ALİ KIRAN BAŞ KESEN
Külhanbeyi ağzında "Ali kıran baş kesen" diye bir deyim vardır. Bıçkın ve acımasız serseriler hakkında kullanılır. Bu deyim aslında "Dal kıran baş keser" atasözünden galattır.
Atalarımızın, insanları ağaç ve bitki sevgisine teşvik için dal kıranın baş kesmiş kadar suçlu olduğunu belirtmeleri, eskiden beri Türk-İslâm töresinde ağaç ve bitki hukukunun derinliğini gösterir. Fatih'e atfedilen "Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim." sözü de bu anlayışın tezahürüdür. Ne ki, bizler "Dal kıran baş keser." sözünü "Ali kıran baş kesen" yapıp Anadolu'yu ağaçsız, bitkisiz bırakmışız. Doğu ve Güneydoğu'da bir tek yaprak olmaksızın uzayıp giden bozkırlar, bir millî ayıp değil de nedir? Devleti bir kalem geçelim, peki, bölge insanının ağaç sevgisi bu kadar mı azalmıştır?!.. Eğer öyle ise elbette "Dalı kıran başı keser." sözü "Ali kıran baş kesen"e dönüşmekte gecikmeyecektir. Çare, belki de bu sözü “Dal kıranın başı kesilir" şekline dönüştürmekten geçiyor. Ağaç dikmek geleneğini yitireli çok olmuş; bari ağaç katlinin önüne geçilebilse!..
İskenden Pala - İki Dirhem Bir Çekirdek
2 Ocak 2012 Pazartesi
ENERJİNİZİ BOŞA HARCADIĞINIZDA YORULURSUNUZ
En kızdığınız insanı her gün düşünüyor musunuz?
Her düşündüğünüzde, enerjinizi boşa harcıyorsunuz ve o kişiyi enerjinizle besliyorsunuz.
Sürekli, hiç yaşamak istemediğiniz olaylarla mı karşılaşıyorsunuz?
Her düşündüğünüzde, bu olayı kendinize çağırıyorsunuz ve enerjinizi boşa harcıyorsunuz.
Nefretimizi düşündükçe, nefretimizi besleyerek enerjimizi boşa harcarız.
Tüm olumsuz kişilere, sözlere, olaylara karşı tepkisiz kalmak bunları düşünerek kendimizi yokuşa sürmekten daha iyidir.
Düşüncelerimiz mıknatıs gibi, düşündüklerimizi bize çekmektedir.
Her tarz olumsuzlukların besini düşüncelerimizdir.
Beslenmeyen her türlü olumsuzluk ölmeye mahkumdur.
Bu tarz durumlarda uygulanacak yöntemlerden birisi gülümsemektir.
İhtiyacınız olduğunu hissettiğinizde durun. Tüm bedeninizde bir gülümseme hissedin.
Yüzünüzde değil, tüm kalbinizle ve tüm bedeninizle gülümseyin.
Tüm vücudunuzda, bir bebeğin gülümsemesi gibi bir gülümseme yaşayın.
Enerjinizi istemediklerinizi düşünerek değil, istediklerinizi düşünerek harcayın.
Alıntı
21 Kasım 2011 Pazartesi
AİLEDE SEVGİ
Dünyanın kurulduğu, hayatın var olduğu günden bu yana, insanlar, hasretlerini de vuslatlarını da "sevgi" sözcükleri ile ifade edegelmişler. Sevmeyi sevilmeyi, olmazsa olmaz ihtiyaçlardan yahut gerekliliklerden birisi ve hatta birincisi olarak görmüşler.
Öte yandan, yaratan ile yaratılanlar arasındaki ilişkilerin odak noktasına da sevgi yerleştirilmiş. Rahman ve Rahim olan Allah ile kulları arasındaki ilişkilerin iyi olduğu dönemlerde, medeniyetler, "sevgi medeniyeti" olmuş; kötü olduğu dönemlerde ise, "kaygı medeniyeti" haline gelmiş.
İşte bu yüzden; sevmeyi terkedenler, sevilmeyi kaybedenler bulundukları çevre ve ortamlarda krize, anarşiye, bunalıma düşmüşler. Huzuru, güveni, barışı arayanlar; sevmeyi ve sevilmeyi yeniden inşa ve ihyâ etmenin niyeti, gayreti içine girmişler.
SEVGİNİN TARİFİ TANIMI
Sevmek; "Bir şeye yahut kimseye karşı ilgi duymak, istekli olmak, ihtiyaç hissi içinde bulunmak" gibi anlamlara geliyor. Sevginin ileri derecesi daha yüksek ve yüce olanı; "aşk" yahut "sevda" gibi kelimelerle, kavramlarla ifade ediliyor.
Allah'ın güzel isimlerinden biri "Vedud". Anlamı ise "Sevmek ve sevilmek". Esmaü'l Hüsna'nın sadece birisi, yani "Vedud" ismi çift taraflı bir anlam içeriyor. Çünkü; Allah(c.c.) hem seviyor, hemde seviliyor yahut sevilmek istiyor.
Klasik kültürümüzde geçen ve "sevgi, bağlılık, muhabbet" anlamına gelen kelimelerden biri de "hubb". Dilimizdeki "mahbub, habib, muhabbet" gibi kelimeler bu kökten geliyor. Allah (c.c.), âlemlere rahmet olarak gönderdiği âhir zaman peygamberi Hz. Muhammed (@)'e "habibim" diye hitab ediyor.
Bu kelimenin bir başka anlamı da "tohum" yahut "çekirdek". Çünkü sevgi; insanın kendisi ve çevresi, yani ilişki içinde bulunduğu herkes ve herşey için, ağartıp aydınlatan bir ışık, yıkayıp arındıran bir rahmet, birleştirip bütünleştiren bir bağ, besleyip büyüten bir gıda, üretip çoğaltan bir tohum, kazandırıp zengin eden bir sermaye demek.
SEVGİNİN GÜCÜ
Bazı şeyler, verdikçe azalır. Bazıları ise, paylaştıkça, ikram ettikçe çoğalır. Sevgi, harcadıkça artan, dağıttıkça çoğalan bir sermaye gibidir. Samimiyetle sarfedilen, ikram edilen, sevgi; saksılardan seralara, tarlalardan ovalara yayılan bir bolluk ve bereket gibi bire yediyüz verir.
Halil Cibran'ın deyimiyle, "Sevginin erişemeyeceği hiçbir uzaklık yoktur". Sevgiyle yola çıkan her yolcu; engelleri aşar, menzillere ulaşır, aradığını bulur. Sevgiyle kaynayan öze, sevgiyle bakan göze, sevgiyle söylenen söze ağaçlar, taşlar, kurtlar, kuşlar bile meyleder. Sevginin çaldığı tüm kapılar açılır ve "Buyurun efendim, hoş sefalar getirdiniz" der.
AİLEDE SEVGİ
Dinimizin ve dünya görüşümüzün ölçülerine göre; yetkileri kullanma, sorumlulukları üstlenme, imkanları dağıtma, ihtiyaçları giderme konusunda öncelik ve önem sırası yakından uzağa doğrudur. Dolayısıyla, sevme ve sevilme olgusunun öncelikle yaşanması ve yaşatılması gereken yer, aile kurumudur.
Sevginin en yüksek ve yüce olanının yahut olması gerekeninin muhatabı, Alemlerin Rabbi olan Allah'tır. İşte bu en yüksek ve yüce olan sevgi yahut sevgili ile aile efradına duyulan yahut duyulması gereken sevgi arasında yakın bir ilgi ve irtibat vardır.
Muhiddin Arabi, İlahi Aşk adlı eserinde: "Bir kişi Allah'ı seviyorsa, bunun ilk belirtisi eşini ve çocuklarını sevmesidir. Yahut, bir kişinin eşini ve çocuklarını çok sevdiğini görüyorsanız, bunun kaynağı Allah'a olan sevgisidir" diyor. Kadim kaynaklardaki sahih bilgilere göre. Allah ve Resulü, aile efradına duyulan sevgiyi ibadetlerin en yüksek ve yüce olanlarından birisi sayıyor.
Ailede sevginin türleri yahut çeşitleri; eş sevgisi, evlat sevgisi, annebaba sevgisi, kardeş sevgisi, akraba sevgisi olarak özetlenebilir. Yansımaları, yani uygulama alanları ve biçimleri ise; güzel söz söylemek, güler yüz göstermek, iyi davranmak, nazik ve kibar bir biçimde hitab etmek, sevdiklerini sevmek, değer verdiklerine değer vermek, sevinçlerini ve kederlerini paylaşmak, onlar için fedakarlık yapmak, gerektiğinde sabır ve anlayış göstermek, hediye etmek, ikramda bulunmak, özür dilemek, teşekkür etmek, ilgi göstermek, iletişim kurmak... gibi başlıklar altında sıralanabilir.
SEVGİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Sevgi bir rahmet ve bereket olduğuna, sunuldukça büyüyüp çoğaldığına göre; örtülüp saklanması gereken bir şey değil, açığa vurulup ifade edilmesi gereken bir fazilettir. Nitekim, her hususta rehberimiz, önderimiz olan Peygamber (@) ashabı kiramdan birini çok sevdiğini söyleyen bir kimseye, "Gidip ona söyle. Senin kendisini çok sevdiğini bilsin" demiştir. Ancak, geçmiş zamanlarda olduğu gibi, günümüzde de sevginin önünde bir takım uzun ve yüksek atlamak engeller bulunmaktadır. Yerleşik hale gelmiş bazı örflere, âdetlere ve geleneklere göre; eşlerin birbirlerine yahut çocuklarına karşı duydukları sevgilerini, ilgilerini başkalarının yanında dil ile veya hal ile ifade edip açığa vurmaları; ayıp, günah ve hatta hakaret olarak görülmektedir.
HAYDİN SEVGİYE
Şurası muhakkak ki; aile fertleri olarak, bizler birbirimizden hoşnut kalmadan, Rabbimiz bizden razı olmayacak. Birbirimizi sevgiyle kucaklayıp kaynaştığımızda, hayatın çekilmeyecek kahrı kalmayacak.
O halde haydin sevmeye kendimizden ve yakın çevremizden başlayarak, Yaratan'ı ve yarattıklarını açık, net, kesin ve coşkulu bir biçimde sevip; dilimizle, halimizle olabildiğince belli edelim.
Şu küçük ve büyük dünyamızın üstüne sevgimizi yağmur gibi yağdırarak, güneş gibi çağdırarak; başta evimiz ve ailemiz olmak üzere, içinde bulunduğumuz tüm çevre ve ortamları, cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirelim.
Zekeriya-Saliha ERDİM
21 Ekim 2011 Cuma
KULAKLARA KÜPELER...
• Bir sırrı saklarsan o senin kölen olur, birine söylersen o senin efendindir.
• Mükemmeli iste, ama bedelini ödemeye de hazır ol.
• Mutluluğun engellerinden biri yaşamdan çok fazla mutluluk beklemektir.
• Hayatlarında hiç başarı gösteremeyenler, kendilerini başkalarını küçülterek avutur.
• Üç şey geri gelmez: Söylenen söz, geçen zaman, kaçan fırsat.
• İki düşman arasında öyle konuş ki barıştıklarında utanma.
• Hayatının her alanında sorumluluğu üstlen, suçu başkalarına yıkma.
• Cahil olmak kötü şeyler bilmekten bazen daha iyidir.
• Bilmediğini bilmek iyidir, bilmediği halde bildiğini iddia etmek hastalıktır.
• Hiçbir şey iyi yada kötü değildir. Bu senin nasıl düşündüğüne bağlıdır.
• Dikkatini işini daha büyütmeye değil, daha iyi yapmaya ver.
• Bilgi geri alınamayan bir hazinedir.
• Cesaret korkusuzluk değildir. Korkuya gösterilen direnç ve korkunun efendisi olmaktır.
• Zorluklardan kaçtığın anda kendine güvensiz bir dünya yaratırsın.
• Karar vermeniz gerektiğinde verin. Seçim yapmanız gerektiğinde seçin. Eşikte durmak insanı sinirlendirir, çünkü ne kazandırır, ne kaybettirir.
• Çocuklar sizin dünyanızı sizin için tekrar keşfederler.
BAM TELİNE BASMAK
Bam (bem) kelime olarak evin üstü, çatı demektir. Türkçe'de dam olarak kullanılır. Bir musiki terimi olarak kullanılan bam telinin orijinal telâffuzu "bem teli"dir. Bem, aslında kanun, tambur gibi sazlara takılan tel demektir. Bem (veya bam), sakalın dudağa en yakın olan kalın teline de denir. Telli sazların en üstünde bulunduğu ve kalın ses verdiği için bu tele musikide "bam teli" denilmiştir. Bunun karşıtı zir (alt) olup o da en ince teli karşılar (zir ü bem = alt ve üst, ince ve kalın teller).
Eskiler, en yüksek perdeden nağme çıkaran bam telinin sesini, bağıran, öfke ile sesini yükselten kişilerin köpürmelerine benzetmişler ve bunun adını "(Birinin) bam teline basmak (veya dokunmak)" diye koymuşlar. Eğer birisini aşırı derecede kızdıracak bir sözü kasten söylüyorsanız, karşınızdakinin bam teline bastığınızdan hiç şüpheniz olmasın. Çünkü o da bam telinden ses verecek, hışım ile kubbeleri çınlatacaktır.
İskender Pala
7 Ağustos 2011 Pazar
ASLANIN KEDERİ
Bir varmış, bir yokmuş,
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
İnsan gözü görmemiş, ağaçları kesilmemiş,
Ayılar, kaplanlar post diye soyulmamış,
Sarı papatyalarla, renk renk çiçeklerle süslü, büyük bir ormanda hayvanlar huzur içinde yaşarmış. Ormanın kralı, adil, iyi bir aslanmış. Bütün hayvanlar ondan memnunmuş. Akşama kadar ormanda dolaşır hayvanları denetlermiş.
Aslan bir gün hastalanmış. Uzun bir süre hasta yattıktan sonra iyileşmiş. Fakat artık ormanda dolaşamaz olmuş. Sadece yuvasının önünde geziniyor bazen üzüntü içinde yerinden kalkmadan saatlerce oturuyormuş.
Aslanın bir sıkıntısı olduğunu bütün hayvanlar anlamışlar. Anlamışlar ama o hiçbirine üzüntüsünün sebebini anlatmıyormuş. Aslan, bir gün yuvasının önünde kara kara düşünürken yanına Tilki yaklaşmış.
- Aman kralımız sizin bir derdiniz var, neden kimseye söylemiyorsunuz? diyerek aslanın sırrını öğrenmeye çalışmış.
Aslan hiç cevap vermemiş; ama tilki, aslanın derdini öğrenmeyi kafasına koymuş bir kere. Onu kandırmak için bütün gün dil dökmüş.
Aslan sonunda tilkinin ısrarlarına dayanamamış.
- Sana sırrımı söylerim söylemesine ama ya başkalarına söylersen, demiş.
Tilki:
- Asla! Hiç başkasının sırrı açıklanır mı? Ölene kadar sıranızı saklayacağım, diye çıkışmış.
Aslan ona güvenmiş ve derdini anlatmış.
- Hani aylar önce hastalanmıştım. İşte o hastalıktan sonra gözlerim iyi görmez oldu. Her şey bulanık görünüyor. Onun için yuvamın önünden ayrılamıyorum.
- Geçmiş olsun efendim, demişse de tilki sinsi sinsi ellerini ovuşturmuş.
Aslan;
- Aman sakın kimse duymasın! Krallığımın elimden gitmesinden korkarım, diye tekrar tembih etmiş.
Tilki, aslanın yanından ayrılır ayrılmaz bütün ormanı dolaşmış. Hayvanlara aslanın gözlerinin iyi görmediğini anlatmış. Laf dönmüş, dolaşmış aslanın kulağına da gelmiş.
Aslan, tilkinin yaptığı hainliğe çok kızmış; ama iyi göremediği için bir türlü onu yakalayıp cezalandıramamış. Tilki, aslanın etrafında dolaşıyor, aslanla alay ediyormuş.
Bir gün aslanın aklına bir fikir gelmiş. Oturduğu yerden hiç kalkmamış.
Onu gözetleyen tilki;
- Hey ormanların kralı yakala beni, göreyim seni, diye bağırmış.
Aslan ona doğru dönmeyerek;
- Seni yakalamam mümkün değil. Gözlerim tamamen görmez oldu. Her yer simsiyah görünüyor, demiş.
Tilki;
- Ya öyle mi? diyerek aslana biraz yaklaşmış.
Bakmış ki aslanda bir kıpırtı yok, iyice yanına yaklaşmış. Aslan birden üzerine atlayarak onu yakalamış. Tilki aslanın oyununa geldiğini anlamış; ama iş işten geçmiş.
Aslan tilkiye ne ceza vermesi gerektiğini uzun uzun düşünmüş. Sonunda onu ormandan kovmaya karar vermiş. Tilki, ormandan kovulunca diğer hayvanların aslana olan saygıları tekrar yerine gelmiş. Çünkü aslanın gözleri az görüyor olsa da ormanların kralıymış.
Sema Maraşlı - Bana Bir Masal Anlat
30 Mayıs 2011 Pazartesi
SONSUZ AŞK
Dalga ile kıyının aşkını bilir misin? Öncesinden başlayıp, sonsuza giden dalga, hep aşka kavuşma özlemiyle atılır kıyıya. Dalga, seven -kıyı, sevilendir. Dokunur parmaklarının ucuyla sevdiğine dalga ve döner hep geriye bilir kavuşamayacağını ama hep koşar kıyıya her bir dokunuşunda aşkına verir bedenini hesapsızca işte, ben de seni böyle severim yar.
Yar, bilir misin dağ başında açan uçurum çiçeklerini? Bilirler görünmeyeceklerini... Sevilmeyeceklerini... Koklanmayacaklarını... Okşanmayacaklarını... Ama inatla açarlar aşkla, sevgiyle, özlemle. Hep beklerler gelmeyecek sevgilinin onu kucaklamasını işte, ben de seni böyle beklerim yar.
Yar, ipek böceğini bilir misin? Onun kozasının içinde ördüğü, o ipliğe olan aşkını bilir, o ördüğü ipliğin kendisinin ölümü olacağını ama aşkına feda eder kendini. Öyle verir kendini yarenine korkusuzca işte, ben de kendimi böyle veririm sana yar.
Yar, ağaç ile meyvesinin aşkını bilir misin? Meyvesini vermelidir ağaç yeniden doğmak için öyle zorludur ki ayrılmaları verir meyvesini ağaç meyve tohum olur, tohum kök olur ve yeniden doğar ağaç kendi meyvesinden işte bende böyle yar; kök olmayı göze aldım, tekrar sende doğmak için.
Alıntı
