Yazılarımız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılarımız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2015 Cumartesi

MEYVENİN LEZZETİNİ BİN KAT ARTIRMANIN FORMÜLÜ!



Lezzetin de eşsizi olur mu demeyin! Herşeyin harikası, güzeli, mükemmeli, eşsizi oluyorsa lezzetin de eşsizi olmaz mı?
Bir Ramazan günü yolumuz Topkapı Sanayi Camiine düştü. Değerli dostumuz caminin imam hatibi dedi ki: "Hocam bizim cemaat alışkındır namazı kıldırdıktan sonra beş on dakika bir şeyler anlatıverin?"
Namazı bitirdikten sonra konuşmamıza; "Yediğiniz meyvelerin lezzetinin yüz kat, bin kat artmasını ister misiniz?" şeklinde bir soruyla başladık.
Dinleyeler, "Olur mu öyle şey! Elmaysa elma, portakalsa portakal, olsa olsa biraz lez­zetlisi, tatlısı olur o kadar. Tadının yüz kat, bin kat artması da ne oluyor?" dercesine merak ve hayret, bir o kadar da heyecanla yüzüme baktılar.
"Bu mümkün" dedim ve anlat­maya başladım. "Şu mübarek Ramazan gününde, faraza cami­nin içine bir nur inse, ışınlamavarî bir şeyler olsa, beyaz elbiseler içerisinde, nuranî bir zat enva-i çeşit meyvelerle dolu altın bir tepsiyle çıkagelse ve dese: Ben Cebrail'im, beni size Allah gönderdi. Bu kullarım benim rızam için oruç tutuyorlar, namaz kılı­yorlar. Ben de onlara iltifat olsun diye bu meyveleri gönderdim. Zevkle, lezzetle yiye­bilirler."
Böyle şey olur mu demeyin! Faraza dedik ya, Cebrail (as) insan kılığında, Dıhye sûretinde Peygamberi­mize (asm.) vahiy getirdiğini biliyoruz. Böyle bir şey bizim için mümkün olmaz elbette. Mümkün olsaydı, neler hissederdik, o mey­veleri nasıl yerdik? Lezzetleri yüz kat, bin kat artmaz mıydı?
"Doğru!" dercesine başlarını salladılar ve ben devam ettim: Allah aşkına söyleyin. Cebrail (as) bize Allah'tan meyve getirdiğinde sevincimizden onları yemeye kıyamıyoruz, yediğimizde de çok farklı bir zevk ve lezzetle yiyoruz. Peki, o meyveleri Cebrail (as) altın tepsiyle getirdiğin­de Allah gönderiyor da, manavdan, pazardan satın aldığımız, ağaçların dallarından kopardı­ğımız zaman başkası mı gönderiyor? Cebrail (as) getirdiğinde başka duygular içerisine giriyoruz da, pazardan aldı­ğımızda niçin aynı heyecanı duy­muyoruz? "Bu meyve Rabbimin hediyesidir, ikramı ve iltifatıdır. Bana değer vermiş, en güzel şekilde ambalajlamış, gözü­mün, burnumun, dilimin, midemin zevkini düşünüp ona göre takdim etmiş, bana olan sevgisini böyle göster­miş. Nasıl heyecanlanmam, nasıl mutlu olmam, nasıl sevinmem?" düşünce­siyle yediğimizde aynı mutluluğu yine his­sedebiliriz ve Allah'ın lütfü, hediyesi, ikramı olduğunu düşünerek meyvenin kendi lez­zetinden yüz kat, bin kat daha üstün bir lezzet alabiliriz.
İşte meyvenin lezzetini bin kat artırma formülün
Şaban Döğen

22 Kasım 2014 Cumartesi

BURNUNDAN FİTİL FİTİL GEL(DİR)MEK



 Nankörlük, haramzadelik ve ihanet hallerinde beddua manasıyla kullandığımız bu deyimdeki "fitil (fetil)" kelimesinin eskiden kullanılan dört anlamı vardır:

1. Lamba fitili
2. Ovalamakla deriden çıkarılan yuvarlak kir
3. Yaraya konulan pamuk
4. Örgü
Bu anlamların hemen hiçbiri, yukarıdaki deyime tam uygun gözükmüyor. En sondaki örgü anlamı, biraz eski işkence tarzlarını hatırlatıyor (Yer yer düğüm atılmış olan bir yumak ipliğin ucunu suçlunun burnundan ağzına sarkıtıp bir ileri bir geri sararak işkence yapıldığını Evliya Çelebi yazar.) ve dolayısıyla bir beddua için elverişli görünüyorsa da deyimde geçen "fitil" kelimesi bir ağırlık ölçüsü birimi olarak bambaşka anlam taşır. Dirhemin dörtte birine "denk", dengin dörtte birine "kırat", kıratın dörtte birine de "fitil" denir. Bu durumda fitil, dirhemin kesirlerinden biri olarak muhtemelen bir damla kan ağırlığında olmalıdır, hakkı yenilen kişinin hakkı, eylediği beddua gereği zalimin burnundan damla damla (fitil fitil) gelebilsin. Hafazanallah!..

25 Şubat 2014 Salı

ÇEVRE NASIL KORUNUR?


Yaşadığımız çevrede gözlediğimiz değişim, artık hepimizin korkusu haline geldi. Pazarda satılan domatesin, biberin bile artık bir doğal olanı bir de sanki doğal olmayanı(!) var. Doğallık bir artı değer ve çevreye saygı, bir övünç konusu haline geldi. Sadece popüler kişiler değil, şirketler, TV kanalları, resmi kurumlar ne kadar çevreci olduklarını söyleyerek kendile­rini tanıtıyorlar. Çevrecilik, iyi prim yapıyor. Çevreden sorum­lu bir bakanlığımız oldu. Küresel boyutta çevrenin korunmasına dönük, uluslararası toplantılarda strateji savaşları yaşanıyor.
Ne var ki tüm bu gelişmeler, çevreyi korumaya yetiyor mu? Soluduğumuz havanın ne kadarı zararlı gaz ve partiküllerden oluşuyor; içtiğimiz su ve yediğimiz balıkla birlikte ne kadar ağır metal alıyoruz belli değil. Hormonlu domatesin, üzümün; genetiği değiştirilmiş mısırın, buğdayın; elmanın, armudun kabuğundaki kimyasalın başımıza neler getireceğini kimse bilemiyor. Birer birer yok olan canlı türleriyle; kesilen tropikal ormanlarla; delinen ozon tabakasıyla alakalı dramatik öyküleri okuyoruz.
Çevre, güzel sözlerle, övünmelerle, PR çalışmalarıyla korunamıyor maalesef. Sorunun özüne inilmedikçe de çözüleceğe benzemiyor. Malum Nasreddin Hoca kapının önünde yerde bir şeyler arıyormuş. Yoldan geçen vatandaş sormuş: "Hocam ne arıyorsun?" Hoca: "Yüzüğümü düşürdüm, onu arıyorum" demiş. Vatandaş: "Nerede düşürdün, Hocam?" deyince; Hoca: "içeride düşürdüm" demesin mi? Vatandaş: "Hocam madem içeride düşürdün, niye dışarıda arıyorsun?" deyince; Hoca yapıştırmış cevabı: "İçerisi çok karanlık da...". Hocanın yüzüğünü bulamayacağı kesin de; çözümü, kaybettiği yerde değil, kolayına gelen yerde arayan günümüz insanının durumu aynı değil mi?
Çevrenin geçmiş yüz­yıllarda eşi görülmemiş biçimde yağmalanması­nın, tüketilmesinin, yok edilme­sinin nedeni materyalist felsefe temelinde gelişen sanayileş­me, modernleşme değil midir? "Dünyaya bir defa gelmişiz. Hayat bu dünyadaki yaşamdan ibarettir. Hayattan alabildiğin­ce kam almaya bak. Ye, iç, keyif al. Reklâmlar, kampan­yalar, ödeme kolaylıkları, kre­diler, taksitli satışlar, evden/ internetten/telefonla alışveriş, vb araçlar emrinde, yeter ki tüket, tükettikçe değerlisin. Hep daha fazla kazan, işini sürekli büyüt, başarıya odak­lan. Hayat mücadelesinde hep güçlü olmalısın, güçlü oldukça her şeyi yapabilirsin, çünkü güçlü olan haklıdır, bu evri­min kuralıdır. Benden sonra, zaten tufan" mantığına sahip bir insan neden çevreye duyarlı olsun ki?
"Ben dünyaya imtihan için gelmişim. Bu dünya ve dünyadaki varlıklar bize emanet olarak verilmiştir. Emanete hıyanet edilmez, ihtiyacın kadar tüket, fazlası israftır ve israf haramdır. Üretim de tüketim de amaç değildir; sadece ihtiyacı karşılayacak kadarla sınırlı tutulmalıdır. Başarı tek başına amaç/değer değildir, güzel ve hayırlı olanı başarmak erdemdir. Hayat dayanışma ve yardımlaşmadır. Güçlü olan haklı değil, haklı olan güçlüdür, hakkından fazlasına el uzatma. Bütün canlılar birer ümmettir. Yaratılanı, Yaratandan ötürü sev ve saygı duy. Yaş kesen, baş keser. Fıtratı (doğal olanı) değiştirmek haramdır" inancına sahip insanlar, elbette çevreye saygı gösterir.
İnsan, emanetin sahibi değil, ancak kullanıcısıdır. İnsan, emaneti kendi malı gibi hor kullanamaz. Zira emanete zarar verdiğinde sahibine hesap vereceğini ve zararı tazmin edeceğini düşünür. Emanet malı kullanırken daha dikkatli, tedbirli, hesaplı olur.
Dünyayı, doğayı, doğa­daki varlıkları, canlıla­rı, kendi vücudunu ve kendisinin gibi görünen beden, evlat, mal, mülk, bağ, bahçe, hayvan, arazi, binek, ev, iş yeri, kılık kıyafet gibi diğer tüm eşya­yı birer emanet olarak görüp, bir süre kullandıktan sonra sahi­bine bırakacağını bilen; "Sonra o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksi­niz.” Tekasür, 102/8 beyanı­na inanan insanların, çevreye olması gerektiği gibi saygılı / duyarlı olacakları bence çok açık. Bilmem siz de katılır mısı­nız?

Prof Dr. Tevfik Özlü

10 Şubat 2014 Pazartesi

OYUN BİTİNCE



Oyun (hayat) devam ederken her birimiz üstü­müze düşen rolü icra ederiz. Oyun bittiğinde hepimizin kapatılacağı kutu aynıdır, aynı tabut, aynı toprak ev...
Peki, bu oyunculardan geriye kalan nedir?
Onların şanı şöhreti mi? Malı mülkü mü? Ne?
Kim bilir, belki bunların kaldığını düşünenler de olabilir, ama gerçekte bunlar mıdır?
Eğer mal mülk diye düşündüğümüz han apart­man gibi şeylerse, bunların da bir ömrü yok mudur dersiniz?
Eğer ondan kalan tarla ise, onun diye bilinen bu tarla yeryüzünün en küçük mikyastaki bir parselinin çevresinin insan eliyle çektiği bir çit değil midir?
O çit çekilmeden önce ve o çit oradan kaldırıl­dıktan sonra da, o parsel zaten orada durmuyor muydu? Öyleyse o çite biçilen değer ne olabilir?
O tarlanın üzerinde uçan bir kuş, ya da arı için o çitin anlamı nedir acaba?
Hayatımız devam ederken bize önemli görünen her ne varsa, son nefesimizi verdiğimiz anda acaba onların her biri gene aynı önemde görünmeye devam eder mi?
Yoksa son nefesimizi verdiğimiz anda onlara verilen önemin mikyası değişir mi?
Hem de nasıl, diyorsunuz değil mi?
Evet, hem de nasıl...
Mal, mülk, şan, şöhret., bir anda sıfırlanmaz mı? Peki, onlardan geriye bir şey kalmaz mı?
Burada, İmam Gazali'nin bir tümcesine yer vermenin sırasıdır. O, şöyle söylüyordu: bugün hayatınız sona ermiş, fakat yalvarıp yakarıp bir gün daha istemişsiniz ve o gün size bahşedilmiş; işte o gün, içinde bulunduğunuz o son gün ne yapacak idiyseniz, her gün onu yapın!
Bu cümleye dayanarak biz de diyoruz ki, her gününü bu son günün içinde bulunuyormuş bilinciyle geçiren birinin kendisinden sonra bu dünyaya bırakacağı emanet, o son günde işle­nen edimlerin toplamıdır. 
Zafer Dergisi, Eylül 2013

4 Şubat 2014 Salı

SAHABENİN TİCARETİ

Ashab-ı Kiramdan Cerîr bin Abdullah (ra.) bir gün kendisine bir at satın almak için pazara gitmişti. Nihayet güzel bir at bulmuş ve atın sahibi ile pazarlığa tutuşmuştu. At sahibi, atına 500 dirhem fiyat istemekteydi.
Hazret-i Cerîr, attan anlardı. Adamın istediği bu fiyatın atın hakiki değerinden çok düşüktü. Bu durumu adama şu şekilde ifade etti:
"Atın bu fiyattan çok daha fazla eder. Eğer razı olursan, sana 600 dirhem vereyim. Fakat 800 dirheme dahi müşteri bulabileceğini de söyleyeyim. Çünkü bu at, bu fiyata bile değer,"
Atın sahibi şaşırmıştı. Müşterisinin, istediği fiyatın üstünde bir fiyatı teklif etmesi ona çok tuhaf gelmişti. Bu hayret ve şaşkınlıkla şöyle dedi:
"Demek atıma bu fiyatı biçiyorsun?" Cerîr (ra.) adama şu karşılığı verdi.
"Atın belki 800 dirhemin üstünde kıymeti vardır. Ancak ben, en son 800 dirhem ödeyebilirim. Daha fazla ödemeye kudretim yoktur."
At sahibi sevinçle: "Öyleyse ben de sana 800 dirheme atı sattım," dedi.
Hazret-i Cerîr, 800 dirhemi ödeyerek atı satın aldı. Satıcı hâlâ şaşkınlık içindeydi. Kendisi 500 dirheme bile râzı iken, hiç ummadığı bir biçimde 800 dirhem kazanmıştı. Düşündükçe bu alışverişe bir mânâ veremiyordu. Sonunda Cerîr'e (ra.) durumu sormaktan kendini alamadı.
"Ya Cerir," dedi. "Ben atı 500 dirheme gönül rızasıyla satıyordum. Sen bu parayı verip atı alıp gidebilirdin. Bilakis atın 800 dirhem bile edeceğini söyledin ve atı, bu fiyatı vererek aldın. Seni böyle davranmaya sevk eden sebep nedir? Düşünüyorum da aklımla bir türlü çözemedim."
Hz. Cerîr, kendisini böyle davranmaya sevk eden sebebi, adama şu şekilde izah etti: "Biz, Resulûllah Efendimiz'e (sav.) bir Müslüman'ın, diğerini aldatmayacağı ve birbirimize hile yapmayacağımız hususunda söz verdik. Artık nasıl bu sözümüzün hilâfına hareket edebiliriz? Ben atının gerçek değerini bilirken, bunu bilememenden istifade ile ucuza satın almaya vicdânım ve imanım müsaade etmez, işte beni, senin atına istediğin fiyatın üstünde bir fiyat vermeye sevkeden sebep budur.
Şimdi bu ibretli alış-veriş ile günümüzün ticaret hayatı ve alışve­riş anlayışını karşılaştıralım. Aradaki derin fark, fert ve toplum olarak islâm'ın ruhundan ne derece uzaklaştığımızın açık bir delili olmaktadır. Cenâb-ı Hakk bize, tekrar o mana ve rûhu canı gönülden yaşamayı nasip etsin. (Âmin)B

Hazırlayan: Yaşar Esen

27 Ocak 2014 Pazartesi

DİNLENMEK MÎ, DEMLENMEK MÎ?


Kızılderili sözlerini ve hikâyelerini hep sevmi­şimdir. Onlardan bir tanesinde şöyle anlatılır:
Bir dağ yolcuğunda birkaç kızılderili, beyaz adama eşlik etmektedir. Yolculuk zorludur. Beyaz adam beklemeyi isteme­diği için, hemen zirveye ulaş­mak ister. Hedefe odaklanmış­tır. Kızılderililer ise biraz tırman­dıktan sonra oturup geldikleri yöne doğru bakarlar. Beyaz adam tekrarlanan bu durumun yolunu yavaşlattığını düşünür. Anlam veremez ve sorar:
"Neden iki de bir durup otu­ruyorsunuz?"
Kızılderilinin verdiği cevap, ruhunu dinlendirip, yaşadıkları­nı demlendirmeye çalışan her­kes için bir cevap sunar.
"Çok hızlı hareket ettiği­mizde ruhumuz gerilerde kalır, arada bir durup onun gelmesini bekliyoruz" der.
Yaşadığımız hayat tam bir uyaran bombardımanı... Sürek­li bir şeyler görüp, bir şeyler duyuyoruz. Haberler, internet, insanların söyledikleri, otobüs­te, vapurda yanımızdakinin konuştukları, okudukları, sürekli çalan telefon ve televizyon... Kulağımıza bağıran ve fısıldayan her şeyi eleyecek, susturacak ve dinlendirecek bir zamana ihti­yacımız var. Tüm yaşadıklarımızı ve bize öğretilmek istenen, yaşarken anlamamız murat edi­len her şeyi fark etmek için bir mola vermek gerekiyor.
Yeniden kalabağın ve keş­mekeşin içine girmeden, sey­retmek ve seyredilmek arzu­sundan, görmek ve görülmek hevesinden vazgeçip kendinle baş başa kalabildiğin, sessizliğin sesini dinleyerek demlenerek dinlendiğin bir tatile gitmek... Bir tatili yaşamak...
Kişisel gelişim kitapları bize her zaman hedefe odaklanma­mızı öğütledi. Bu bilgi o kadar işledi ki içimize, süreci unut­tuk, süreçte öğrenmeyi unut­tuk. Kadim öğretilerde sonuca göz dikilmez, yolda yürüyüşün kadar, geride yaşadıklarınla da helalleşmen öğütlenir. Batıya dair söylemlerde hedef ve onun getireceği hazza odaklanılır. Beklemeye razı olmayan, bir lezzetin peşinde geride bırak­tıklarına ve kırıp döktüklerine bakmadan, hesaplaşıp helalleş­meden koşarak devam etmek... Yaşadıklarından geriye sana ne kaldı? Ruhun neleri bekledi, neler öğrendi, hangi sorusuna hangi cevaplan buldu, kendi unuttuklarını ona hatırlatanı fark edebildi mi?
Biz her şey yanından gitti­ğinde, yüreğiyle ve onun sahi­biyle baş başa kalan bir Pey­gamberin ümmetiyiz. O içiyle hesaplaşan, onunla konuşan, yaşadıklarını anlamak, onları doğru okumak ve devam ede­bilmek için yavaşlayan, ruhunu bekleyen bir insandı. Hedefi belliydi, ama o yoldaki işaretleri doğru okumaya çalışırdı. Yolda karşılaştıklarını atlayıp geçmez­di, onları ve onlarla yaşadıkla­rını önemserdi. Yolda yaşadığı her şeyi anlayabilmek için durur beklerdi. Yüreğinde demlendir­meden de söylemezdi.
Biz de bu fevri halimizden vazgeçmeliyiz... Bir çayın tadı­nın gelmesi için yavaş yavaş demlenmesi gerektiği gibi, biz de yavaşlamalıyız... Hayattan vazgeçmeden, ona da kapılma­dan, sürüklenmeden, içimizdeki hıza bir dur deyip, frene basıp öyle bir tatil yapalım... Yaşa­dığımız, gördüğümüz ve duy­duğumuz her şey yerine otur­sun... Ayıklansın, temizlensin, tasnif edilsin, demlenmek için bir taşım kaynama süresinden sonra biraz daha beklesin... Ruhumuz tüm yaşadıklarına yetişsin, onları tartsın, çözsün ve anlasın... Hepsinden kendi­ne verilen payı öğrensin... İşte o zaman sükûnet bulup, ger­çekten dinlenmiş olmanın tatlı huzurunu hissedeceğiz...
BANU YAŞAR

Psikolog/Psikoterapist

19 Ocak 2014 Pazar

AFFETMEMENİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI



Bir lise öğretmeni günün birinde derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"
Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. "O zaman" der öğretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin." Öğrenciler bunu da yaparlar. "Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!"
Öğrenciler, bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama, ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:
"Şimdi, bugüne dek affetmeyi istemediğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun."
Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.
Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:
"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde., hep yanınızda olacaklar."
Aradan bir hafta geçmiştir.
Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikâyete başlarlar:
"Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."
"Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf gözlerle bakıyorlar bana artık."
"Hem sıkıldık, hem yorulduk..."
Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:
"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkûm ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, hâlbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

Kaynaksız yazı paylaşımına karşıyım. Ama çok güzel yazmış yazan kişi, emeklerine sağlık...

16 Ocak 2014 Perşembe

BUGÜNKÜ AKLIM OLSAYDI


Bugünkü aklın olsaydı, hayatını nasıl yaşardın sence?
Anlatmak uzun sürer ama, daha iyi olur­du kesinlikle.
—Oysa doğru cevap şuydu: aynı hayatı yaşardın.
—Ne ilgisi var? Kesinlikle katılmıyorum.
—"Bugünkü aklım" dediğin bilinç düzeyine, o yaşadıklarınla geldin, unutma. Onları yaşama- saydın bugünkü aklın olmazdı ki.
—Emin misiniz?
—Hayıflandığın günle­re hayalen dön istersen. O kritik dönemlerde, yine o günlerdeki aklınla karar vere­cektin ve aynı ter­cihleri yapacak­tın. O tercihlerin hepsi senindi zaten, başka­sının değil.
— Öyle değil. Mesela istemediğim biriyle zorla evlendirdiler beni.
—Ne dediler ki 'zorla' evlendin?
—Çok baskı yaptı­lar. Onunla evlenmezsem beni evlâtlıktan reddedeceklerini bile söylediler.
—Demek ki iki şık arasın­da seçim yaptın. Evlatlıktan reddedilme veya o kişi ile evlenme. Sen de ikinci şıkkı işaretledin. Evlilik defterine imzayı sen attın. Değil mi?
—Herhalde.
—Yani senin tercihindi.
—Keşke başka türlü davransaymışım.
—O zaman sen, sen olmazdın ki. Başka biri olurdun. Senin hayat seyrin içinde sen tercihle­rini böyle yaptın. Bugünkü aklına varman için bu yolu izledin.
—Şimdi ne yapacağım peki?
—Tebrik ederim. Doğru soru bu işte: "Şimdi ne yapacağım?" Geçmişteki tercihlerine takıl­man anlamsız ve faydasız. Zamanı döndüremezsin ki. "Evet, hepsini ben yaptım. O günkü şart­lar onu gerektiriyordu" deyip, esas bundan sonra ne yapacağı­na bakmalısın.
Üstelik böyle geçmişte yaşa­yıp gereksiz hesaplaşma­lar yapmak, 'keşke...' diye diye efkârlanmak, esas düşünmen gerekeni ikinci plâna atı­yor. Yani "bugün ne yapman gerektiği" konusunu.
Oysa bundan sonrası senin elinde. Ve "bugünkü aklın" da sende. Meydan senin.
—Ama...
—Yoksa bugünkü aklın, "Kendine acı. Hayata küs. Ömrünü şikâyet ederek geçir..." mi diyor?

Psikiyatrist Mehmet Tüzün 

8 Ocak 2014 Çarşamba

DENİZ DEVRİYELERİ

Dünyanın en çalışkan temizlik işçisidir köpek balığı. Ne yoru­lur, ne durur, ne dinlenir. Köpek balıklarını birer canavar olarak görmekle haksızlık ederiz. Çünkü iki yüzden fazla türü bulunan köpek balıklarının pek azı insana zarar verir.
Onların asıl görevi ise, denizleri cenaze­lerden temizlemektir. Türlerine göre, deni­zin çeşitli derinliklerini paylaşmışlardır.
Denize bir damla kan düşmeye görsün. Kilometrelerce uzaklardaki köpek balıkları­na sinyal hemen ulaşıverir:
"Gel, bu cesedi ortadan kaldır" diye.
En küçük bir kokuyu ve titreşimi sezer­ler. Yönünü tayin ederler. Ve saatte yetmiş kilometreye kadar varan hızlarla oraya ulaşırlar.
Kimse nereden geldiklerini anlayamaz. Öylesine ani şekilde, her taraftan birden belirt verirler. Sanki yoktan ortaya çıkmış­lardır.
Birkaç dakika içinde cesetten en küçük bir iz kalmaz. Deniz, kirlenmeye bile fırsat bulamaz.
Köpek balığına uyumak ve dinlenmek haram edilmiştir. Çünkü hava keseleri yok­tur. Bir an duracak olsa nefes alamaz, dibe çöker, boğulur. Çünkü köpek balığı, hiç durmaksızın, günde 24 saat devriye vazifesi görecek bir temizlik bekçisi olarak yaratılmıştır.
Her gün, her saat, sayısız canlılar ölür denizlerde. Ama denizler yine temiz, yine temizdir. Çünkü devriyeler emir altında ve görev başındadır.
Eğer bugün engin denizlerden söz edin­ce akla temizlik ve berraklık geliyorsa, bunda, hareketsiz bir an geçirmeleri bile kendilerine yasaklanmış bulunan bu yorul­maz devriyelerin de bir payı bulunduğunu unutmamalıyız.

Ümit Şimşek
Zafer Dergisi Ağustos 2012

23 Kasım 2013 Cumartesi

GENÇ VE HÜR


Genç ve hür iken, düşlerim sonsuzken, dünyayı değiştirmek isterdim.
Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım.
Ben de düşlerimi biraz kısıtlayarak sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da değişeceğe benzemiyordu.
İyice yaşlandığımda, artık son bir gayretle, sadece ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim. Ama maalesef bunu da kabul ettiremedim.
Ve şimdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki, önce yalnız kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim. Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla, memleketimi daha ileri götürebilirdim.
Westminster Manastırı'nın bodrumundaki bir mezarın üstünde yazılıdır.

16 Kasım 2013 Cumartesi

GIYBET VE İNSAN FİZYOLOJİSİ


Gıybet ve İnsan Fizyolojisi
Bir iletişim tekniği olarak ‘keramet’ ile ‘tayyimekân’ ve ‘tayyizaman’ gibi sıra dışılığı ifade eden kavramlar üzerinde de düşünmek gerekir. Zamanın durması ve mekânın ortadan kalmasına bugünün ses ve görüntü tekniği iyi bir örnek değil mi?
Konuştuğunuz anda on binlerce km uzaktaki bir kimse sizi duyuyor, görüyor ve tepki verebiliyorsa, manevi âlemde bunun imkânsızlığını düşlemek büyük bir tezat. Fizik kanunlarıyla izah edemediğimiz ruh ve melek gibi varlıkları ve bunların madde ötesi iletişimini anlamak dün için kolay olmasa da, bugün için mümkünlüğü ayan beyan ortada.
Kişilerin birbirleri hakkında duydukları, olumlu ve olumsuz hissiyatları belirleyen süreçlerin en önemli sebeplerinden biri de, birbirleri hakkında habersiz söyledikleri ve düşündükleridir. İyi olması için iyi şeyler, kötü olması içinse kötü şeyler söylemek yeter.
Bir kişinin gözünün içine bakmak veya göz göze gelmekten imtina etmek muhatap için mesaj niteliği taşır. Aynı şekilde bir tebessüm sevgiye, imalı bir söz veya davranış ise nefrete yol açar. Yani beden dili, kalbin dilidir. Çoğu kez sözden daha tesirlidir. Çünkü bu hallerde insan çevreye pozitif ya da negatif enerji yayar. Kişinin mutluluğu, stresi, kötü düşüncelere müptela olması gibi durumlarda çevresine yaydığı enerji boyutunun değiştiğini de biliyoruz artık. Maalesef gıybette bu tür negatif enerjiye yol açan kötü hasletlerden biri.
Aslın da gıybet, ‘nasıl bir Müslüman olmalıyız’ sorusundan bağımsız düşünülemez. İnsanlar arasında oldukça yaygın olan buğz ve haset, bencilliğin en büyük emarelerinden biri olup, taraflar arasındaki ilişkiyi olumsuz olarak etkiler. Bugün ‘egoizm’ olarak tanımlanan bencillik, tıbbî olmasa da bir hastalık olup, kişilik bozukluğunun bir göstergesi olarak kabul edilir.
İnsanın ruhu da, beyni de tıpkı vücudun bütünü gibi temiz ve sahih şeylerle beslenmeyi gerektirir. Sadece birini beslemek yetmez, hepsinin ihtiyacını karşılamak ‘kâmil insan’ olmak için değil, ‘insan’ olmak için de şart.
Bedenin terbiyesi gibi ruh ve tüm azalarında terbiye edilmesi şart. Dilin terbiyesi ise yalan, kötü söz ve gıybet açısından da ayrı bir öneme sahip. Dilini terbiye edemeyen kimsenin en büyük zararı yine kendinedir. Kötü söz, hangi devirde hangi işi çözmüş ki şimdi çözsün! Kötü söz, hangi kötü gidişatı değiştirmiş ki şimdi değiştirsin!
Gıybet; boş, hazımsız, kibirli ve cimri kimselerin sorunudur. Cimriler, bedenlerindeki gereksiz hatta zehirli atıkları bile çıkarmak istemedikleri için kendi kendilerini zehirlerler.
İman etmek, ilk ve önemli bir adım olmakla beraber yeterli değil. İnsan bedeninin temiz gıdalarla, ruhun hiçbir şüphe barındırmayan sahih bir imanla, bilincin ise tertemiz bir bilgi ile beslenmesi gerekir ki arzu edilen bir insan ortaya çıkabilsin.
İnsanı bireyleştirip bencilleştiren modernizm, insanların maddi ve manevi açıdan doğru şekilde beslenmesini engellemek için, hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor. İnsanların sahih bilgiye, şüphe barındırmayan bir inanca ve doğru bilgiye erişmesini engellemek için her türlü mücadeleyi yürütüyor. Filmler, müzikler, reklamlar, belgeseller, romanlar, moda, ilaçlar, aşılar, tarım kimyasalları, katkı maddeleri, radyasyon, parfümler, deterjanlar gibi sayısız araçla bilinç ve bilinçaltına saldırıyor. Allah’ın varlığını tartışma hakkınızı tanıyor ama bilimi kutsallaştırıp, tabiri caizse Tanrılaştırıyor. Bilime yönelik yapılacak bir eleştiri, dışlanmanıza ve aşağılanmanıza yol açıyor.
Geçmişte tekke ve dergâhların, benlik duygusunu yenme yönündeki mücadelesinin aksine, NLP olarak adlandırılan yöntemlerle ‘benlik’ duygusu körükleniyor. Kadına bağımsızlaşma adıyla telkinde bulunulup, ailenin yapıtaşı olmak yerine, ‘özgür birey’ olma fikri dikte ediliyor. Zevcesiyle bir ve beraber olmaktan ziyade, aralarına iki yabancı gibi kalmalarını sağlamak için sözüm ona özgürleştirmeye çabalıyor. Cemiyet, aile, ebeveyn gibi bütünleştirici yapıların temelini dinamitliyor. Had algısı ve Allah’ın hadlerinin aşılması için nefisler alabildiğince şişkinleştiriliyor.
Karı koca arasındaki ünsiyet; bağımsız hesaplar ve ayrılma ihtimali üzerine kurgulanıyor Çocuk; Allah vergisi ve takdiri olarak değil, yapma zamanı, doğacağı gün ve yeri dâhi plan ve anlaşmanın birer parçasına dönüşüyor.
Gıybet materyalistleşip, doyumsuzlaşan modern insanın hayatını bir parçasına dönüştürülüyor. Sohbetlerin vazgeçilmesi ve adeta deşarj olma aracına dönüştürülüyor. Bütün bunlar ve insanlar arasındaki samimi ilişkiyi zayıflatıp, olumsuz yönde besleyen ve mutlaka geri dönülmesi gereken kötü bir gidişat.
Allah Azze ve Celle kulları arasındaki güçlü bağları koparan, kardeşlik ve dayanışma bağlarını yok eden bu kötü hâli, Hucurat Suresi’nin 12. Ayet-i Celilesi’nde şöyle tasvir ediyor: “Ey iman edenler! Birbiriniz hakkında gerçekliği kesin olmayan yargılarda bulunmaktan kaçının. Çünkü gerçekliği kesin olmayan yargıların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın; birbirinizi arkadan çekiştirmeyin! Sizden birisi hiç ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? İğrendiniz değil mi? Allah’tan korkun, bunları yapmayın. Şayet yapmışsanız tövbe edin de, O sizi affetsin. Zira O, kullarının tövbelerini fazlasıyla kabul eder, onlara merhametle muamele eder.
Yalan ve gıybetle beslenen modern dönem haberciliğine yönelik bir terbiye edici uyarı da, yine aynı surenin 6. Ayet-i Kerime’sinde şöyle geçiyor: “Ey İman edenler! Günah işlemeyi alışkanlık haline getirmiş birisi size bir haber getirdiği zaman onu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa zarar verirsiniz de, sonra böyle yaptığınıza çok pişman olursunuz.”
Kadı Beydâvî, ilk Ayet-i Kerime’nin birinci bölümündeki zikrolunan ve günah olan zannın, iyi kimselere yönelik ‘kötü düşünce’ olduğunu belirtir. Gıybetin ne olduğu sorulduğunda Efendimiz (s.a.v.)’in “Din kardeşini hoşlanmayacağı bir şekilde anmandır. Eğer o şey kendisinde mevcut ise onun gıybetini yapmış olursun, değilse iftira etmiş olursun” şeklinde buyurması, her şeyi tevile gerek bırakmayacak açıklıkta tarif etmekte.
Toplumsal huzuru dinamitleyen nedenleri saymaya kalksak, belki de en başa, dedikoduculuğu yani gıybeti yerleştirmeli. Allah’ın bu konuda “ölmüş kardeşinizin etini yeme” şeklindeki ağır tarifi de bu nedenle olsa gerek.
Bazen aklımızdan, yanımızda olmayan bir kişi hakkında sıcak duygular geçirdiğimizde veya bu şekilde rüyalar gördüğümüzde, o kişiden hemen bir haber veya telefon geldiğine çokça şahit olmuşuzdur. Bu aslında gönüllerin bedenden bağımsız iletişim halinde olduğunun en açık delili.
Gönlün sevdiği kişiye ister karşımızda olsun, isterse de çok uzaklarda bulunsun, bedeninde tebessüm ettiğini, hatta iliklerimize kadar mutluluk duyduğumuzu çok iyi biliriz. Bu nedenledir ki, bir hasta çok sevdiği bir kişinin ziyaretinden duyduğu memnuniyet sayesinde çok kısa bir sürede iyileşebilir. Çekilen EGK’lar, ölüme yakın bir kişinin yanında sevdiği bir kişinin bulunmasıyla büyük bir teselli bulduğu ve rahatladığı yönündedir.
Bazen kibir, bazen kendini beğenme, bazen kıskançlık, bazen iki yüzlülük, bazen de kişinin hatalarını yüzüne söyleyememe hali gibi nedenlerle tezahür eden gıybet, tarihte kavimlerin geleceğini ve tarihin akışını bile değiştirmiştir.
Unutulmamalıdır ki hazların yaşandığı ortam cehennemdir. İki insanın yanlarında olmayan diğer bir insan hakkında yapmaya başladıkları dedikodu yani gıybet de bir nevi tatmin olma biçimi olup hazcılıktır. Üstelik bu hazcılık, Ayet-i Kerime’ye göre ‘ölü eti yemek’ gibi yamyamlık emareleri de içerir. Bu davranışın sahipleri bedenlerini olmasa da ruhlarını kendi türüne ait maddelerle beslemiş oluyorlar.

14 Kasım 2013 Perşembe

Ateş Ne Yana; Sevda Ne Yana Düşer?

Her hafta olduğu gibi mümkün olduğunca düzenli olarak blogumuza eklediğimiz Resimli Yazılar-Öğütler ve Ayet-Hadis-Dua-Vecize resimlerini bir gün sonra eklemeyi uygun gördük. Aşağıdaki yazıyı sizlerle başbaşa bırakıyoruz.
Gönlümüze cemre olması dileği ile...



Ateş Ne Yana; Sevda Ne Yana Düşer?

Sesime Ses Verecek Bütün Esmalara…

Gözü Yakup olanın gönlü Yusuftur biraz... Yetim ço­cuklara el uzatan, küçücük bir gülücük uğruna ömür çürütebilecek olan bir Ömer ruhudur biraz. Yusuf’un gönlüne, Yakup'un incecik Ömer'in kocaman cüssesine sığan yumuşacık yüreğine sahip değilseniz lütfen bu yazıyı okumayın. Fiyakalı bir insanlık elbiseniz var ama içi boşsa okumayın bu yazıyı. Kureyşli bir yolcuya, sevgililer sevgilisine ay, Hâbeşli bir köle olurken siz efendilikte ısrar ediyorsanız okumayın lütfen.

And olsun kararan geceye, doğmak için batan güne and olsun ki gece nasıl çökerse insanlığın yüzüne, nasıl sarıverirse başıboş şehirleri, caddeleri, yokla var arası salınan kaldırımları, bir gün hüzün de öyle sarar insan yüreği­ni... Bir isyan, bir sitem ansızın daya­nır yüreğinizin kapısına. Ayak sesleri uygun adım yankılanır kalbinizin so­kaklarında, silah sesleri gibi... Bıçkın bir feryat dilinizden gönlünüze iner­ken, bilmem hangi şehirden bilmem hangi çocuğun feryadı yükselir. Haya­tın ne olduğunu anlamadan ölümü ta­danların garip ahları çınlatır gök kub­beyi. Hüzün amansız bir işgale başlar titreyen yürekleri, kan gibi, ölüm, in­tikam, savaş gibi... Toplumlara nasıl yakışmazsa kan, masum insanlara da öyle yakışmaz ölüm. Öylece sırıtır be­denlerde hesapsız kurşun izleri.

Kırdır içinizde bir dal. Hayır, bir ağacın bütün dalları. Baharda filizlenmeyi bekleyen bir fidan düşüverir gözünüze. Ne ruhunuzu okşayan radyonuzun sesi, ne merakla beklediğiniz magazin haberleri, ne günlük sevdala­rınız ilk defa bir kenara çekilir. Çünkü hayatın bir yanı kırıktır. Bir coğrafyada yaşam durmuş ve tam kalbinizin orta yerinde yanmaya başlamıştır. Uzak­larda bir yangın vardır çünkü. Çünkü rüzgâr size barut, kan, yanık kokuları getirmektedir. Zeytin gözlü çocukların gözünde yaş, bir camın gerisinden son nefesini yüzünüze doğru veriyordur. Bir ana yüreğini parçalarcasına bütün ahlarını alıp yanına, kadere sığınıyor­dur. Siz o gün ayrıldığınız sevgilinizin acısı ile kavrulurken bir yerlerde bir baba evladını sırtlamış ölümle yaşam arası koşturuyordur.

Ve bir kör dövüşü başlar ruhunuz­da. Çünkü Mısır'a, Suriye'ye, Filistin'e, Myanmar’a, Çeçenistan'a, Keşmir'e, Doğu Türkistan'a, bilmem hangi şeh­re tanklar yürüyordur. İçinizde bir kış acıyordur. Öyle acıyordur ki acılar acı­sız kalıyor, mevsimler üzerinize dev­riliyordur. Caddelerinize simsiyah ye­nilgiler sızıyordur. Kaporası ödenmiş bir hayatta içinizin sokaklarında, evlerinden kaçmış çocuklar haykırıyordur.

Mısır, Suriye, Filistin, Myanmar, Çeçenistan, Keşmir, Doğu Türkistan... Bilmem hangi şehir...

Siz zihniniz bunlarla meşgul yü­rürken taşları bozuk caddede, insanlar ilişir gözünüze, hiçbir gayesi olmayan kalabalıklar sürüsü. Acelesi olanlar, olmayanlar, seyyar satıcılar, cami kö­şelerinde Allah rızası pazarlayanlar, yoksullar, zenginler, hümanistler, İs­lamcılar, demokratlar, işçiler, kafe köşelerini tutmuş boşlukta gezen öğ­renciler... Hepsi globalleşen dünya­nın ovalleşen hatlarına tutunabilme çabasında. Hepsi avuç içi kadar yerde flu da olsa bir görüntü aramada. Çoğu modern dünyanın plaketli sosyologla­rı, dünyayı satranç tahtasına çeviren stratejistler, bu dünyanın patronları, sermaye piyasaları, silah tüccarları, süper güçler, sivil toplum örgütleri ve bilgisayarının başında, sanal âlemde, ekran başında şarkı dinleyen ya da mesajlaşan sizlere savaşlar hakkında cilalı laflar döktürenler (mesela bu ya­zıyı kaleme alan yazıcı)...

Sonra bir çocuk elma şekerini yi­tirir de ağlamaya başlar içinizde. Bir güvercin yavrularına yem götürürken vurulur, yavrularını kedi kapar. Bütün yaslı hayatlar için İçinizden ansızın bir sonbahar geçer. İnsanlar küçüldükçe ölüm büyür, ölmek kadar yaşam ez­berlenir sonra. Ve sonra içinizde bir bahar ölür, daha yeşillenmeden.

Ve Mısır'a, Suriye'ye, Filistin'e, Myanmara, Çeçenistan'a, Keşmir'e, Doğu Türkistan'a, bilmem hangi şehre tanklar yürür. Televizyon ekranını kı­rasınız gelir, bir kan toprağa düşerken. Ayağı çıplak bir çocuk çığlıklarla anasını ararken bir ebabil havalanır içi­nizden. Siz bakadururken uzaktan, siz bekleyedururken en harbi demeçler sunan kalabalıklar arasında. Siz bekleyedururken ateşin ne yana sevdanın ne yana düştüğünü bilmeden.

Bakarsınız devran döner. Belki hayallerimizi bağrımıza basıp söylenmemiş sözleri söylemeye cesaret ederiz. Belki bir çocuk iki kere ikinin dört ettiği kadar mağlup bir hayattan galip çıkar. Kibritçi kız son kibritle ısınır. Keloğlan padişahın kızını alır. Bakarsınız içimizdeki çocuk son elma şekerini de yer.

Gün doğmak için batar a cancağızım, doğmak için... And olsun ağaran geceye, battıktan sonra doğan güne and olsun...

Sesime ses verecek gönüllere selam ola....

(Not: Bu yazıyı yazmakta bu kutlar geciktiğim için yeryüzünün bütün te­malarından özür dileyerek...)

Hasan Ali Meriç
Ribat Dergisi Kasım 2013

28 Eylül 2013 Cumartesi

BEL BAĞLAMAK

Birisine güvenmek, bir işe ümit bağlamak yerinde kullanılan bel bağlamak, dilimize tarikat ritüelleriyle yansımış bir deyimdir. Sufiler, bir tarikata girmek ve ikrar vermek anlamında bel bağlamak derler. Fütüvvet ehli, kendi halkalarına dâhil olanlara şet (yünden dokunmuş kemer) kuşata gelmişlerdir. Mevlevilikte buna elifî nemet (keçeden dokunmuş uzunca kuşak), Bektaşilikte de tiğ-bent denilir. Bir kişi tarikata girince beline bağlanan bu kuşak, dervişin, artık o yolun bütün yasaklarını kabul ettiği, bütün emirlerini yerine getireceği anlamına gelir ve bu hususta kuşak kuşatma merasiminde kendisine telkin olunurdu. Hayat tarzında köklü değişiklikleri öngören bel bağlamak, insana bir tür kurtuluş ve güven hissi telkin eder; böylece bel bağlayan kişi de huzur bulurdu. Bugün deyim, daha ziyade olumsuz anlamıyla "Sana bel bağlamıştım, bu işe bel bağladım, ona bel bağlanmaz, böyle bir işe bel bağlamak doğru değildir" gibi kullanımlarıyla yaşar. Tarikatların gittikçe yozlaştığı dönemlerin hatırasını taşıyan deyimin giderek tasavvufî anlamı unutulmuş, dilimizde güvensizlik anlamıyla yaşamaya devam etmiştir. İskender Pala - İki Dirhem Bi Çekirdek

1 Nisan 2012 Pazar

ALİ KIRAN BAŞ KESEN


Külhanbeyi ağzında "Ali kıran baş kesen" diye bir deyim vardır. Bıçkın ve acımasız serseriler hakkında kullanılır. Bu deyim aslında "Dal kıran baş keser" atasözünden galattır.
Atalarımızın, insanları ağaç ve bitki sevgisine teşvik için dal kıranın baş kesmiş kadar suçlu olduğunu belirtmeleri, eskiden beri Türk-İslâm töresinde ağaç ve bitki hukukunun derinliğini gösterir. Fatih'e atfedilen "Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim." sözü de bu anlayışın tezahürüdür. Ne ki, bizler "Dal kıran baş keser." sözünü "Ali kıran baş kesen" yapıp Anadolu'yu ağaçsız, bitkisiz bırakmışız. Doğu ve Güneydoğu'da bir tek yaprak olmaksızın uzayıp giden bozkırlar, bir millî ayıp değil de nedir? Devleti bir kalem geçelim, peki, bölge insanının ağaç sevgisi bu kadar mı azalmıştır?!.. Eğer öyle ise elbette "Dalı kıran başı keser." sözü "Ali kıran baş kesen"e dönüşmekte gecikmeyecektir. Çare, belki de bu sözü “Dal kıranın başı kesilir" şekline dönüştürmekten geçiyor. Ağaç dikmek geleneğini yitireli çok olmuş; bari ağaç katlinin önüne geçilebilse!..
İskenden Pala - İki Dirhem Bir Çekirdek

2 Ocak 2012 Pazartesi

ENERJİNİZİ BOŞA HARCADIĞINIZDA YORULURSUNUZ



En kızdığınız insanı her gün düşünüyor musunuz?
Her düşündüğünüzde, enerjinizi boşa harcıyorsunuz ve o kişiyi enerjinizle besliyorsunuz.
Sürekli, hiç yaşamak istemediğiniz olaylarla mı karşılaşıyorsunuz?
Her düşündüğünüzde, bu olayı kendinize çağırıyorsunuz ve enerjinizi boşa harcıyorsunuz.
Nefretimizi düşündükçe, nefretimizi besleyerek enerjimizi boşa harcarız.
Tüm olumsuz kişilere, sözlere, olaylara karşı tepkisiz kalmak bunları düşünerek kendimizi yokuşa sürmekten daha iyidir.
Düşüncelerimiz mıknatıs gibi, düşündüklerimizi bize çekmektedir.
Her tarz olumsuzlukların besini düşüncelerimizdir.
Beslenmeyen her türlü olumsuzluk ölmeye mahkumdur.
Bu tarz durumlarda uygulanacak yöntemlerden birisi gülümsemektir.
İhtiyacınız olduğunu hissettiğinizde durun. Tüm bedeninizde bir gülümseme hissedin.
Yüzünüzde değil, tüm kalbinizle ve tüm bedeninizle gülümseyin.
Tüm vücudunuzda, bir bebeğin gülümsemesi gibi bir gülümseme yaşayın.
Enerjinizi istemediklerinizi düşünerek değil, istediklerinizi düşünerek harcayın.
Alıntı

21 Kasım 2011 Pazartesi

AİLEDE SEVGİ



Dünyanın kurulduğu, hayatın var olduğu günden bu yana, insanlar, hasretlerini de vuslatlarını da "sevgi" sözcükleri ile ifade edegelmişler. Sevmeyi sevilmeyi, olmazsa olmaz ihtiyaçlardan yahut gerekliliklerden birisi ve hatta birincisi olarak görmüşler.
Öte yandan, yaratan ile yaratılanlar arasındaki ilişkilerin odak noktasına da sevgi yerleştirilmiş. Rahman ve Rahim olan Allah ile kulları arasındaki ilişkilerin iyi olduğu dönemlerde, medeniyetler, "sevgi medeniyeti" olmuş; kötü olduğu dönemlerde ise, "kaygı medeniyeti" haline gelmiş.
İşte bu yüzden; sevmeyi terkedenler, sevilmeyi kaybedenler bulundukları çevre ve ortamlarda krize, anarşiye, bunalıma düşmüşler. Huzuru, güveni, barışı arayanlar; sevmeyi ve sevilmeyi yeniden inşa ve ihyâ etmenin niyeti, gayreti içine girmişler.
SEVGİNİN TARİFİ TANIMI
Sevmek; "Bir şeye yahut kimseye karşı ilgi duymak, istekli olmak, ihtiyaç hissi içinde bulunmak" gibi anlamlara geliyor. Sevginin ileri derecesi daha yüksek ve yüce olanı; "aşk" yahut "sevda" gibi kelimelerle, kavramlarla ifade ediliyor.
Allah'ın güzel isimlerinden biri "Vedud". Anlamı ise "Sevmek ve sevilmek". Esmaü'l Hüsna'nın sadece birisi, yani "Vedud" ismi çift taraflı bir anlam içeriyor. Çünkü; Allah(c.c.) hem seviyor, hemde seviliyor yahut sevilmek istiyor.
Klasik kültürümüzde geçen ve "sevgi, bağlılık, muhabbet" anlamına gelen kelimelerden biri de "hubb". Dilimizdeki "mahbub, habib, muhabbet" gibi kelimeler bu kökten geliyor. Allah (c.c.), âlemlere rahmet olarak gönderdiği âhir zaman peygamberi Hz. Muhammed (@)'e "habibim" diye hitab ediyor.
Bu kelimenin bir başka anlamı da "tohum" yahut "çekirdek". Çünkü sevgi; insanın kendisi ve çevresi, yani ilişki içinde bulunduğu herkes ve herşey için, ağartıp aydınlatan bir ışık, yıkayıp arındıran bir rahmet, birleştirip bütünleştiren bir bağ, besleyip büyüten bir gıda, üretip çoğaltan bir tohum, kazandırıp zengin eden bir sermaye demek.
SEVGİNİN GÜCÜ
Bazı şeyler, verdikçe azalır. Bazıları ise, paylaştıkça, ikram ettikçe çoğalır. Sevgi, harcadıkça artan, dağıttıkça çoğalan bir sermaye gibidir. Samimiyetle sarfedilen, ikram edilen, sevgi; saksılardan seralara, tarlalardan ovalara yayılan bir bolluk ve bereket gibi bire yediyüz verir.
Halil Cibran'ın deyimiyle, "Sevginin erişemeyeceği hiçbir uzaklık yoktur". Sevgiyle yola çıkan her yolcu; engelleri aşar, menzillere ulaşır, aradığını bulur. Sevgiyle kaynayan öze, sevgiyle bakan göze, sevgiyle söylenen söze ağaçlar, taşlar, kurtlar, kuşlar bile meyleder. Sevginin çaldığı tüm kapılar açılır ve "Buyurun efendim, hoş sefalar getirdiniz" der.
AİLEDE SEVGİ
Dinimizin ve dünya görüşümüzün ölçülerine göre; yetkileri kullanma, sorumlulukları üstlenme, imkanları dağıtma, ihtiyaçları giderme konusunda öncelik ve önem sırası yakından uzağa doğrudur. Dolayısıyla, sevme ve sevilme olgusunun öncelikle yaşanması ve yaşatılması gereken yer, aile kurumudur.
Sevginin en yüksek ve yüce olanının yahut olması gerekeninin muhatabı, Alemlerin Rabbi olan Allah'tır. İşte bu en yüksek ve yüce olan sevgi yahut sevgili ile aile efradına duyulan yahut duyulması gereken sevgi arasında yakın bir ilgi ve irtibat vardır.
Muhiddin Arabi, İlahi Aşk adlı eserinde: "Bir kişi Allah'ı seviyorsa, bunun ilk belirtisi eşini ve çocuklarını sevmesidir. Yahut, bir kişinin eşini ve çocuklarını çok sevdiğini görüyorsanız, bunun kaynağı Allah'a olan sevgisidir" diyor. Kadim kaynaklardaki sahih bilgilere göre. Allah ve Resulü, aile efradına duyulan sevgiyi ibadetlerin en yüksek ve yüce olanlarından birisi sayıyor.
Ailede sevginin türleri yahut çeşitleri; eş sevgisi, evlat sevgisi, annebaba sevgisi, kardeş sevgisi, akraba sevgisi olarak özetlenebilir. Yansımaları, yani uygulama alanları ve biçimleri ise; güzel söz söylemek, güler yüz göstermek, iyi davranmak, nazik ve kibar bir biçimde hitab etmek, sevdiklerini sevmek, değer verdiklerine değer vermek, sevinçlerini ve kederlerini paylaşmak, onlar için fedakarlık yapmak, gerektiğinde sabır ve anlayış göstermek, hediye etmek, ikramda bulunmak, özür dilemek, teşekkür etmek, ilgi göstermek, iletişim kurmak... gibi başlıklar altında sıralanabilir.
SEVGİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Sevgi bir rahmet ve bereket olduğuna, sunuldukça büyüyüp çoğaldığına göre; örtülüp saklanması gereken bir şey değil, açığa vurulup ifade edilmesi gereken bir fazilettir. Nitekim, her hususta rehberimiz, önderimiz olan Peygamber (@) ashabı kiramdan birini çok sevdiğini söyleyen bir kimseye, "Gidip ona söyle. Senin kendisini çok sevdiğini bilsin" demiştir. Ancak, geçmiş zamanlarda olduğu gibi, günümüzde de sevginin önünde bir takım uzun ve yüksek atlamak engeller bulunmaktadır. Yerleşik hale gelmiş bazı örflere, âdetlere ve geleneklere göre; eşlerin birbirlerine yahut çocuklarına karşı duydukları sevgilerini, ilgilerini başkalarının yanında dil ile veya hal ile ifade edip açığa vurmaları; ayıp, günah ve hatta hakaret olarak görülmektedir.
HAYDİN SEVGİYE
Şurası muhakkak ki; aile fertleri olarak, bizler birbirimizden hoşnut kalmadan, Rabbimiz bizden razı olmayacak. Birbirimizi sevgiyle kucaklayıp kaynaştığımızda, hayatın çekilmeyecek kahrı kalmayacak.
O halde haydin sevmeye kendimizden ve yakın çevremizden başlayarak, Yaratan'ı ve yarattıklarını açık, net, kesin ve coşkulu bir biçimde sevip; dilimizle, halimizle olabildiğince belli edelim.
Şu küçük ve büyük dünyamızın üstüne sevgimizi yağmur gibi yağdırarak, güneş gibi çağdırarak; başta evimiz ve ailemiz olmak üzere, içinde bulunduğumuz tüm çevre ve ortamları, cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirelim.
Zekeriya-Saliha ERDİM

21 Ekim 2011 Cuma

KULAKLARA KÜPELER...


• Bir sırrı saklarsan o senin kölen olur, birine söylersen o senin efendindir.
• Mükemmeli iste, ama bedelini ödemeye de hazır ol.
• Mutluluğun engellerinden biri yaşamdan çok fazla mutluluk beklemektir.
• Hayatlarında hiç başarı gösteremeyenler, kendilerini başkalarını küçülterek avutur.
• Üç şey geri gelmez: Söylenen söz, geçen zaman, kaçan fırsat.
• İki düşman arasında öyle konuş ki barıştıklarında utanma.
• Hayatının her alanında sorumluluğu üstlen, suçu başkalarına yıkma.
• Cahil olmak kötü şeyler bilmekten bazen daha iyidir.
• Bilmediğini bilmek iyidir, bilmediği halde bildiğini iddia etmek hastalıktır.
• Hiçbir şey iyi yada kötü değildir. Bu senin nasıl düşündüğüne bağlıdır.
• Dikkatini işini daha büyütmeye değil, daha iyi yapmaya ver.
• Bilgi geri alınamayan bir hazinedir.
• Cesaret korkusuzluk değildir. Korkuya gösterilen direnç ve korkunun efendisi olmaktır.
• Zorluklardan kaçtığın anda kendine güvensiz bir dünya yaratırsın.
• Karar vermeniz gerektiğinde verin. Seçim yapmanız gerektiğinde seçin. Eşikte durmak insanı sinirlendirir, çünkü ne kazandırır, ne kaybettirir.
• Çocuklar sizin dünyanızı sizin için tekrar keşfederler.

BAM TELİNE BASMAK


Bam (bem) kelime olarak evin üstü, çatı demektir. Türkçe'de dam olarak kullanılır. Bir musiki terimi olarak kullanılan bam telinin orijinal telâffuzu "bem teli"dir. Bem, aslında kanun, tambur gibi sazlara takılan tel demektir. Bem (veya bam), sakalın dudağa en yakın olan kalın teline de denir. Telli sazların en üstünde bulunduğu ve kalın ses verdiği için bu tele musikide "bam teli" denilmiştir. Bunun karşıtı zir (alt) olup o da en ince teli karşılar (zir ü bem = alt ve üst, ince ve kalın teller).
Eskiler, en yüksek perdeden nağme çıkaran bam telinin sesini, bağıran, öfke ile sesini yükselten kişilerin köpürmelerine benzetmişler ve bunun adını "(Birinin) bam teline basmak (veya dokunmak)" diye koymuşlar. Eğer birisini aşırı derecede kızdıracak bir sözü kasten söylüyorsanız, karşınızdakinin bam teline bastığınızdan hiç şüpheniz olmasın. Çünkü o da bam telinden ses verecek, hışım ile kubbeleri çınlatacaktır.
İskender Pala

7 Ağustos 2011 Pazar

ASLANIN KEDERİ



Bir varmış, bir yokmuş,
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
İnsan gözü görmemiş, ağaçları kesilmemiş,
Ayılar, kaplanlar post diye soyulmamış,
Sarı papatyalarla, renk renk çiçeklerle süslü, büyük bir ormanda hayvanlar huzur içinde yaşarmış. Ormanın kralı, adil, iyi bir aslanmış. Bütün hayvanlar ondan memnunmuş. Akşama kadar ormanda dolaşır hayvanları denetlermiş.
Aslan bir gün hastalanmış. Uzun bir süre hasta yattıktan sonra iyileşmiş. Fakat artık ormanda dolaşamaz olmuş. Sadece yuvasının önünde geziniyor bazen üzüntü içinde yerinden kalkmadan saatlerce oturuyormuş.
Aslanın bir sıkıntısı olduğunu bütün hayvanlar anlamışlar. Anlamışlar ama o hiçbirine üzüntüsünün sebebini anlatmıyormuş. Aslan, bir gün yuvasının önünde kara kara düşünürken yanına Tilki yaklaşmış.
- Aman kralımız sizin bir derdiniz var, neden kimseye söylemiyorsunuz? diyerek aslanın sırrını öğrenmeye çalışmış.
Aslan hiç cevap vermemiş; ama tilki, aslanın derdini öğrenmeyi kafasına koymuş bir kere. Onu kandırmak için bütün gün dil dökmüş.
Aslan sonunda tilkinin ısrarlarına dayanamamış.
- Sana sırrımı söylerim söylemesine ama ya başkalarına söylersen, demiş.
Tilki:
- Asla! Hiç başkasının sırrı açıklanır mı? Ölene kadar sıranızı saklayacağım, diye çıkışmış.
Aslan ona güvenmiş ve derdini anlatmış.
- Hani aylar önce hastalanmıştım. İşte o hastalıktan sonra gözlerim iyi görmez oldu. Her şey bulanık görünüyor. Onun için yuvamın önünden ayrılamıyorum.
- Geçmiş olsun efendim, demişse de tilki sinsi sinsi ellerini ovuşturmuş.
Aslan;
- Aman sakın kimse duymasın! Krallığımın elimden gitmesinden korkarım, diye tekrar tembih etmiş.
Tilki, aslanın yanından ayrılır ayrılmaz bütün ormanı dolaşmış. Hayvanlara aslanın gözlerinin iyi görmediğini anlatmış. Laf dönmüş, dolaşmış aslanın kulağına da gelmiş.
Aslan, tilkinin yaptığı hainliğe çok kızmış; ama iyi göremediği için bir türlü onu yakalayıp cezalandıramamış. Tilki, aslanın etrafında dolaşıyor, aslanla alay ediyormuş.
Bir gün aslanın aklına bir fikir gelmiş. Oturduğu yerden hiç kalkmamış.
Onu gözetleyen tilki;
- Hey ormanların kralı yakala beni, göreyim seni, diye bağırmış.
Aslan ona doğru dönmeyerek;
- Seni yakalamam mümkün değil. Gözlerim tamamen görmez oldu. Her yer simsiyah görünüyor, demiş.
Tilki;
- Ya öyle mi? diyerek aslana biraz yaklaşmış.
Bakmış ki aslanda bir kıpırtı yok, iyice yanına yaklaşmış. Aslan birden üzerine atlayarak onu yakalamış. Tilki aslanın oyununa geldiğini anlamış; ama iş işten geçmiş.
Aslan tilkiye ne ceza vermesi gerektiğini uzun uzun düşünmüş. Sonunda onu ormandan kovmaya karar vermiş. Tilki, ormandan kovulunca diğer hayvanların aslana olan saygıları tekrar yerine gelmiş. Çünkü aslanın gözleri az görüyor olsa da ormanların kralıymış.
Sema Maraşlı - Bana Bir Masal Anlat

30 Mayıs 2011 Pazartesi

SONSUZ AŞK


Dalga ile kıyının aşkını bilir misin? Öncesinden başlayıp, sonsuza giden dalga, hep aşka kavuşma özlemiyle atılır kıyıya. Dalga, seven -kıyı, sevilendir. Dokunur parmaklarının ucuyla sevdiğine dalga ve döner hep geriye bilir kavuşamayacağını ama hep koşar kıyıya her bir dokunuşunda aşkına verir bedenini hesapsızca işte, ben de seni böyle severim yar.
Yar, bilir misin dağ başında açan uçurum çiçeklerini? Bilirler görünmeyeceklerini... Sevilmeyeceklerini... Koklanmayacaklarını... Okşanmayacaklarını... Ama inatla açarlar aşkla, sevgiyle, özlemle. Hep beklerler gelmeyecek sevgilinin onu kucaklamasını işte, ben de seni böyle beklerim yar.
Yar, ipek böceğini bilir misin? Onun kozasının içinde ördüğü, o ipliğe olan aşkını bilir, o ördüğü ipliğin kendisinin ölümü olacağını ama aşkına feda eder kendini. Öyle verir kendini yarenine korkusuzca işte, ben de kendimi böyle veririm sana yar.
Yar, ağaç ile meyvesinin aşkını bilir misin? Meyvesini vermelidir ağaç yeniden doğmak için öyle zorludur ki ayrılmaları verir meyvesini ağaç meyve tohum olur, tohum kök olur ve yeniden doğar ağaç kendi meyvesinden işte bende böyle yar; kök olmayı göze aldım, tekrar sende doğmak için.
Alıntı