Yeryüzü Yıldızları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeryüzü Yıldızları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2014 Salı

YERYÜZÜ YILDIZLARI - 10 - SAİD B. AMİR




10- -SAÎD b. ÂMİR
Hangimiz bu ismi tanıyor ve daha önce duymuş?
Büyük bir ihtimalle -hepimiz değilsek bile -çoğumuz bu şahsı şim­diye kadar duymamışızdır. Ve şimdi soralım Saîd b. Âmir kim diye? Evet, şimdi öğreneceğiz Saîd’i!..
* * *
Her ne kadar onun bu titrek isminde sahâbenin büyüklerinin isim­lerine bir yakınlık olmasa da o sahâbenin büyüklerinden biridir.
Kuşkusuz, o takva ehlinin gizli kalmış büyüklerindendir.
Bütün toplantı ve savaşlarda onun Allah Resulü’nü yakından izledi­ğini dile getirmek, belki fazla söz ve bir tekrardan ibaret olacaktır. Ve zaten bu tüm müslümanların düsturuydu. Mü’min olana, gerek savaşta gerek barışta Peygambere muhalefet yaraşmazdı.
Hayber’in fethinden az önce müslüman olmuştu. Saîd, İslâm’la ku­caklaştığı ve Resûlullah’a biat yaptığı andan itibaren hayatını, varlığını ve geleceğini tümüyle İslâm’a adamıştı.
İtaat, zühd, alçakgönüllülük ve yücelik… İşte tüm bu büyük fazilet­ler dost ve kardeş olarak bu temiz ve pâk insanda bulunmaktaydı.
Onun büyüklüğünü iyi kavrayabilmek için herhangi bir şeyi kaçır­mamak, uyanık davranmak gerekir. Kalabalık içinde Saîd’e gözümüz iliştiğinde, göz onda durmak için bir sebep görmez, başka tarafa geçer.
Gözümüz onu alelâde bir fert olarak görür; dağınık ve tozlu... Ne giyiminde, ne dış görünümünde, onu diğer yoksul müslümanlardan ayıran bir özellik taşımaz Saîd.
Giyim kuşamından ve dış görünümünden, onun hakikî yapısına delil aradığımızda hiçbir şey bulamayız. Bu insanın büyüklüğünün süs ve şâşaadan daha öte bir şey olduğunu fark ederiz.
Çünkü bu eski elbiselerin ve sadeliğin gerisinde büyük bir değer yatmaktadır.
Sedefte gizlenmiş inci var ya... İşte öyle.
* * *
Mü’minlerin Emiri Ömer b. Hattab, Muaviye’yi Şam valiliğinden uzaklaştırınca, etrafını yoklayarak, onun yerine göreve getirebileceği birilerini araştırdı.
Ömer’in vali ve yardımcılarını seçmedeki üslubu, tümüyle dikkat, vakar ve mahzurları göz önüne getiren bir üsluptu. O inanıyordu ki, şayet herhangi bir valisi bir yerde hata işleyecek olsa, bunu Allah iki kişiden sorardı: İlk olarak Ömer’den, ikinci olarak da hata sahibinden.
Kişileri atamadaki ve vali seçimindeki ölçüsü, gayet hassas ve son derece basiretli idi.
Şam, dönemin büyük medeniyet merkezi idi. Oradaki hayat, çeşitli medeniyetlerin izlerini taşırdı. Ticaret için de önemli bir merkezdi. Geniş bir bolluk vardı. İşte bu ve buna benzer nedenlerden ötürü de fesad diyarıydı. Ömer’in düşüncesine göre de, buraya ancak fesatçı şeytanla­rın, takvasının önünde duramayıp kaçtıkları bir veli uygun düşerdi. Zahid, abid, itaatkâr ve günahından tövbe edip dönmesini bilen biri.
Ömer aniden bağırdı:
“Tamam buldum onu. Bana Saîd b. Âmir gerek.”
 Daha sonra Saîd, Ömer’e gelir. Ömer, ona Humus valiliğini teklif eder. Fakat Saîd özür beyan ederek:
“Beni fitneye salmayın ey Mü’minlerin Emiri!” deyince Ömer bağı­rır:
“Allah’a yemin olsun ki, seni bırakmam! Emanetinizi ve hilafetinizi boynuma yıkıp, beni bir başıma terk edemezsiniz.”
Saîd o anda ikna olmuştu. Ömer’in sözleri ikna için yeterli gelmişti.
Evet... Emanet ve hilafeti Ömer’in üstüne atıp, tek başına bırak­maları adalet değildi. Ve şayet Saîd b. Âmir gibileri de sorumluluktan kaçınacak olursa, Ömer tayin edeceği kimseleri nereden bulacaktı?
Saîd, Humus’a doğru yola çıktı. Yanında henüz yeni evlendiği ha­nımı vardı. Ömer kendisine biraz da mal vermişti.
Humus’a yerleştikleri zaman zevcesi, Ömer’in verdiklerinden bir miktar harcamak istedi, Saîd’e yeni elbise ve eşya almasını söyledi. Ge­risini de biriktirmek niyetindeydi.
Saîd ona: “Bunlardan daha iyisini sana söyleyeyim mi?” dedi ve ekledi:
“Bak, biz ticareti geniş ve pazarı kazançlı bir memleketteyiz. Gel, bu elimizdekilerle bizim hesabımıza ticaret yapacak, malımızı artıracak bi­rine bunları verelim.”
Hanımı: “Ya iflas edecek olursa” dedi.
Saîd: “Ben kefil olurum.” dedi.
Hanımı: “İyi öyleyse.” dedi.
Saîd çarşıya çıktı. Sade bir hayata gerekecek kadar eşya alıp, malı­nın kalanını yoksul ve ihtiyaç sahiplerine dağıttı.
Günler geçiyor, hanımı da zaman zaman ticarî kazançlarının ne du­rumda olduğunu soruyordu.
Saîd de: “Başarılı bir ticaret, kazanç durmadan artıyor.” diye cevaplıyordu.
Bir gün kadın aynı soruyu Saîd’in bir yakınının yanında sorduğunda meselenin iç yüzünü bilen adam önce gülümsedi, sonra da kahkahayı bastı. Bu gülüş, kadını şüphelendirdi ve açıklama yapması için ısrar etti. Adam da kadına:
“Çok zaman oldu, onun hepsini tasadduk edeli.’ dedi.
Bunun üzerine kadıncağız hıçkırarak ağlamaya başladı. Bu maldan doğru dürüst bir fayda görmeyişi onu üzmüştü. Üstelik istediklerini alamamış, elinde de bir şey kalmamıştı.
Saîd, hanımına şöyle bir baktı. Akan gözyaşları ona daha bir güzel­lik katmıştı.
Fitneye sürükleyen bu manzara, nefsinde zaafa sebep olmadan önce o basiretini cennete yöneltmiş, orada daha önce cennete gitmiş dostlarını görmüştü. Şöyle dedi:
“Benim benden önce Rab’lerine kavuşmuş arkadaşlarım var. Ben kesinlikle onların yollarından sapmak istemem. Tüm dünya içindekilerle benim olsa da…”
Hanımının, güzelliğiyle kendisini kandırmasından korktuğu anda ona ve aynı zamanda kendi nefsine şöyle sesleniyordu:
“Biliyorsun ki, cennette ceylan gözlü hûrîler, iyi huylu güzeller var. Onlardan bir teki bile yeryüzüne inse, her tarafı aydınlığa boğar, nuru güneş ve ayınkini yok eder. Kuşkusuz seni onlara feda etmek, onları sana feda etmekten daha uygun düşecektir.”
Sözünü başladığı gibi bitirmişti; sakin, güleç ve rahat. Hanımı sa­kinleşmiş ve anlamıştı ki, Saîd’in yolundan gitmekten ve Saîd’in sözünü ettiği zühd ve takvadan daha iyisi yoktu.
* * *
 Humus o zamanlar “İkinci Kûfe” diye nitelendiriliyordu. Bunun se­bebi de ahalisinin aşırılıkları ve valilere karşı muhalefetleri idi.
Irak bu aşırılıkta öncelik sahibi idi. Humus da bu konuda ona ben­zemesinden bu ismi alıyordu.
Humus’un belirttiğimiz bu aşırılıklarına rağmen Allah, onların kalp­lerini bu salih kuluna, Saîd’e yöneltmişti. Onlar onu seviyor ve itaat edi­yorlardı.
Ömer bir defasında: “Şam ahalisi seni seviyor.” demişti. Saîd de:
“Çünkü ben onlara yardımcı ve destek oluyorum.” diye cevap ver­mişti. Her ne kadar Humusluların Saîd’e sevgileri varsa da yine de or­tada bazı şikayet ve rahatsızlıkların olması kaçınılmazdı... En azından Humus’un Kûfe ile başabaş yarıştığını ispatlaması gerekirdi.
Bir gün Mü’minlerin Emiri Ömer (r.a.), Humus’u ziyaret eder ve kalabalık bir topluluk içinde onlara “Saîd hakkında ne dersiniz’?” diye sorar.
Başlarlar ondan şikayetçi olmaya... Aslında bunlar, bir adamın bü­yüklüğünü ortaya çıkaran şikayetlerdi...
Ömer şikayetçi guruptan şikayetlerini tek tek söylemesini istedi. Gurup adına konuşacak kişi doğruldu ve: “Ondan dört hususta şikayet­çiyiz.” dedi ve ekledi:
“Gün iyice ilerlemeden yanımıza gelmiyor.
Geceleri işlerimizi görmüyor.
Ayda iki gün hiç yanımıza çıkmıyor, o günlerde kendisini hiç göre-miyoruz.
Diğeri de, gerçi kendisinin bu konuda elinde bir şey yok; ama bizi rahatsız ediyor. O da şu, kendisini zaman zaman baygınlık tutuyor.”
Adam oturdu.
Ömer (r.a.) bir müddet başını öne eğip sustu. Sonra Allah’a yöne­lerek: “Ey Allah’ım biliyorsun ki, Saîd senin en iyi kullarındandır. Ya Rabbi! Bu konuda ferasetimi yanlış çıkarma.” diye sessizce yalvardı.
Saîd’i, kendini savunması için çağırdı. Saîd de cevaplamaya baş­ladı.
“Onlar, benim, gün epey ilerledikten sonra yanlarına çıktığımı söylüyorlar. Vallahi nedenini söylemek içimden gelmiyordu. Madem istiyorlar söyleyeyim: Ailemin hizmetçisi yok. Onun için hamurumu kendim yoğurup, mayalanmaya bırakıyorum. Sonra da ekmeğimi pişiri­yorum. Daha sonra da abdest alıp yanlarına çıkıyorum.”
Ömer’in yüzü güldü ve Allah’a hamd etti. “Ya ikincisi?” dedi.
Saîd konuşmasını sürdürdü:
“Geceleri kimseyle ilgilenmediğimi söylüyorlar. Vallahi bunun se­bebini de söylemekten hoşlanmıyordum. Ben gündüzü onlara, geceyi Rabbi’me ayırdım.
Ayda iki gün yanlarına çıkmayışıma gelince; benim çamaşırlarımı yıkayacak hizmetçim yok; fazla çamaşırım da yok. Ben çamaşırımı yıkı­yor, sonra da kurusun diye bir müddet bekliyorum ve ancak ertesi gün yanlarına çıkabiliyorum.
Bir de zaman zaman beni baygınlığın tuttuğunu söylüyorlar. Ben ensârdan Hubeyb’in Mekke’de şehid düşürülüşüne şahit oldum. Vücu­dunu lime lime etmişti Kureyş. Onu bir deveye bindirmişlerdi. Sordular ona: “İster misin şimdi Muhammed senin yerinde olsun, sen de kurtul, rahata kavuş?” O şu cevabı vermişti: “Yemin olsun ki, Allah Resûlüne bir diken bile dokunacak olsa, ben ailem ve çocuklarım beraber dünya afiyeti ve nimeti içinde olmayı istemem... Her ne zaman bu manzara gözümün önüne gelirse, ki ben o sırada bir müşriktim, o gün Hubeyb’e yardım etmeyişimi hatırlarım. İşte o zaman Allah’ın azabından duydu­ğum korkudan dolayı beni bir titreme alıyor ve kendimden geçiyorum.”
Saîd sözlerini bitirmişti. Vera gözyaşlarıyla ıslanmış dudaklarından dökülen sözlerdi bunlar...
Ömer kendine ve neşesine hakim olamamış: “Ferasetimi yanıltma­yan Rabbime şükürler olsun!” diye bağırmıştı. Saîd’i kucakladı ve parla­yan o yüce alnından öptü.
* * *
Böylesi bir saadete kim ulaşmıştı ki? Allah Resûlü gibi bir öğreticiyi Kur’ân gibi bir nuru ve İslâm gibi bir mektebi kim nerede bulmuştu ki?
Fakat böyle bir hareket fazla miktarda olsaydı, acaba yeryüzü bunu kaldırabilir miydi?
Şayet böyle olsaydı, yer yeryüzü olmaktan çıkar, Firdevs cennetine dönerdi. Vaad edilen Firdevs’e...
Firdevs’in zamanı gelmediğine göre, böyle şerefli ve yüce hayat ya­şayanlar daima az ve nadir olacaktır.
İşte Saîd b. Âmir de onlardan biridir.
İşi ve vazifesi kadar maaşı ve geliri de çoktu Saîd’in.
Fakat o, bundan kendine ve ailesine yeteri kadarını alır, gerisini yoksullara dağıtırdı.
“Elindekilerle aile ve akrabana biraz bolca harca.” demişlerdi bir defasında kendisine. O ise onlara: “Neden aileme ve akrabama?! Hayır, yemin olsun ki, ben Allah’ın rızasını akrabalığa karşılık satamam.” diye cevap vermişti.
Kendisine her ne zaman “Kendine, aile efradına günlük harcamala­rını biraz artır; hayatın güzelliklerinden istifade et.” Denilse, o devamlı şu büyük sözlerle karşılık verirdi:
“Ben Hz. Peygamberin şu sözünü işittikten sonra benden öncekile­rin (sahâbenin) yolundan ayrılamam. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki:
Allah insanları hesap için toplar. O sırada mü’minlerin yoksul­ları güvercinler gibi seke seke gelirler. Onlara:“Durun! Hesap var.” denilir. Onlar da: “Hesaba çekileceğimiz hiçbir şeyimiz yok ki!” der­ler. O zaman Allah: “Kullarım doğru söylüyor.” der ve onlar herkes­ten önce cennete girerler.”
* * *
Saîd Hicretin 20. yılında Rabbine kavuştu… Her şeyiyle tertemiz ve pâk olduğu bir dönemde.
Artık o dostlarına kavuşmuştu; gözü nurlu, gönlü rahat, yükü hafif olarak. Ne yanında, ne ardında, ne sırtında ağırlık verecek bir dünya yükü ve eşyası vardı.
Yanında sadece verâ, zühd, takva, büyük bir kişilik, büyük bir ya­şantı ve mizanda ağırlığı olan; fakat sırta ağırlığı olmayan faziletler ge­tirmişti.
* * *
Selâm olsun Saîd b. Âmir’e!..
Selâm olsun ona hayatında ve âhiretinde!..
Selâm, yine selâm yaşayışına ve anısına!..
Selâm olsun tüm iyilere, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) ashabına!..


25 Ekim 2013 Cuma

9 - MİKDÂD b. AMR

Image Hosted by ImageShack.us

9 - MİKDÂD b. AMR


“Atının kendisiyle Allah yolunda cihada yürüdüğü ilk kişi, Mikdâd b. Esved’dir” diyor arkadaşları ondan söz ederken.

Mikdâd b. Esved dediğimiz bu kahramanımız aslında Mikdâd b. Amr’dır. Cahiliyye döneminde Esved b. Abdüyagus ile anlaşma yapmış, o da kendisini evlatlık almıştı. Bu nedenle Mikdâd b. Esved diye çağrıl­maya başlanmıştı. Fakat “evlatlık  edinmeyi” ortadan kaldıran âyet inince babası Amr b. Sa’d’a nispet edilmeye devam edildi.

Mikdâd ilk müslümanlardandır. Müslümanlığını açığa vurup ilan eden yedi kişiden biridir. Tabi ki yiğitlerin şecaati, havarilerin iyi hâli içinde, Kureyş’in eziyet ve işkencelerinden payını alarak...

Güzelliği asla pörsümeyecek şaheser bir tablo çizecekti onun Bedir’ deki durumu…

Yüce bir hâldi, gören herkes bu büyük hâle sahip olmayı isterdi kuşkusuz…

“Bir mecliste Mikdâd’ın bir tutumuna şahit olmuştum.” diyor Allah Resûlü’nün arkadaşı Abdulllah b. Mes’ûd: “Ona sahip bulunmak, bana dünyadaki her şeyden daha hoş gelirdi.”

Sıkıntının başladığı günlerdeydi... Kureyş’in şiddetli baskılar, inatçı ısrarlar, kibir ve azamet gösterdiği günlerdeydi...

İşte o günlerdeydi, müslümanlar gayet azdı ve daha önce hiç İslâm uğruna savaşla sınanmamışlardı. Bu onların yapacakları ilk gazve idi.

Allah Resûlü durmuş, yanındakilerin imanını yokluyor, atlı ve yaya olarak üstlerine yürüyen düşmanla karşılaşmak için hazır olup olmadık­larını sınıyordu.

Onlarla konuyu istişare ediyordu. Sahâbe biliyordu ki, Hz. Pey­gamber onların fikir ve görüşlerini istediğinde bunu hakikaten yapı­yordu (yoksa âdet yerini bulsun diye değil). Herkesten de gerçek görüş ve kanaatini istiyordu. Şayet birisi tüm topluluğun görüşüne ters bir görüş ifade edecek olsa bile ona herhangi bir güçlük ya da kınama yapılmaz-dı.

Mikdâd müslümanlar arasında savaş hususunda çekimserliği ola­bilecek kimselerin bulunmasından endişeliydi... Savaşın parolasını kesin cümlelerle belirtmek ve oluşumunda iştirak etmek için, kendinden önce kimse konuşmadan söz almaya karar verdi.

Fakat o daha dudaklarını kıpırdatmadan Ebû Bekir (r.a.) konuş­maya başlamıştı. Mikdâd gayet sakinleşmişti, Ebû Bekir diyeceğini de­miş ve çok güzel konuşmuştu...

Onu Ömer b. Hattab izlemiş, o da konuşmuş ve gayet güzel söy­lemişti.

Sonra Mikdâd öne geçti ve:

“Ey Allah’ın Resûlü!” dedi. “Yürü git Allah’ın gösterdiğine doğru, biz seninleyiz… Allah’a yemin olsun ki sana, İsrail oğulları’nın Musa’ya (a.s.) dedikleri gibi: “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız.” diyecek değiliz… Aksine deriz ki: “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz de sizinle beraber savaşçılarız!.. Seni hakikatle gönderene andolsun ki şa­yet sen bizi kılıç deryasına götürsen bile seninle beraber hakkı tebliğ edene kadar kılıçsız da savaşırız. Allah sana fethi nasip edinceye dek sağında, solunda, önünde ve arkanda çarpışırız.”

Cümleler, atılmış kurşunlar gibi boşalmıştı... Peygamberin yüzü se­vinçten parıldamış, Mikdâd’a ettiği güzel duadan ağzı ışıldamıştı. Mikdâd b. Amr’in söylediği bu kesin sözler, inanan, salih toplulukta sevinç ya­ratmıştı. Öyle bir söz ki, kuvveti ve ikna gücüyle “söz” denen şeyi ortaya koyuyordu.

Evet, Mikdâd’ın konuşması inananların gönlünde gayesine ermişti. Ardından ensârın liderlerinden Sa’d b. Muâz kalkmış: “Ey Allah’ın Re­sûlü!” demişti. “Biz sana inandık ve doğruladık. Getirdiğin şeyin hak olduğuna şehâdet ettik ve bu hâl üzere sana ahid ve misakımızı verdik. Dilediğin şeye yürü, biz seninleyiz... Seni hakikatle gönderene yemin olsun ki, şayet bize şu denizi göstersen ve sen de dalsan, kuşkusuz biz de seninle dalarız. Bizden tek kişi bile geri kalmaz. Yarın düşmana bi­zimle karşı koymandan hoşnutsuzluk duymayız... Harpte sabırlıyız, (düşmanla) karşılaştığımızda sözümüzün eriyiz. Belki Allah sana bizim vasıtamızla gözünün aydınlığın gösterir... Allah’ın bereketi üzere götür bizi.”

Peygamberin kalbi sevinçle dolmuştu.

“Yürüyün ve müjdelenin!” dedi Allah Resûlü ashabına.

Ve iki topluluk birbirine girdi.

O gün müslümanların üç tane atlısı vardı: Bunlar Mikdâd b. Amr, Mersed b. Ebû Mersed ve Zübeyr b. Avvam idi. Diğer mücahidler ya yaya idiler yahut develere binmişlerdi.

* * *

Mikdâd’ın az önceki sözleri onun sadece şecaatini ortaya koymu-yor; aynı zamanda üstün hikmet ve derin düşüncesini de ortaya çıkarı­yordu.

İşte böyleydi Mikdâd…

Bilge ve akıllıydı. Hikmetini soyut kavramlarda değil; etkili prensip ve düzgün bir üslupta ifade ediyordu. Tecrübeleri de hikmet ve zekası­nın gıdasıydı denebilirdi.

Peygamber (s.a.v.) kendisini idareci olarak atamıştı bir defasında. Döndüğünde: “İdareciliği nasıl buldun?” diye sorunca, büyük bir sa­mimi­yet içinde şöyle cevap verdi Mikdâd:

“İdarecilik bana kendini öyle gösterdi ki, güya ben insanların en üstünüymüşüm de tüm herkes benden aşağıymış. Seni hakikatle gön­derene yemin olsun ki, kesinlikle bugünden sonra iki ki­şiye dahi baş­kanlık etmeyeceğim!”

Eğer bu bilgelik değilse nedir? Bu adam hakîm değilse, kim ha­kîmdir?

Benliğine ve zaafına kapılmayan bir adam…

Başkanlık yapıyor, benliğini kibir ve gurur kaplıyor ve kendi de bu zaafını anlıyor. Bunun üzerine, bu huylardan uzak durmak ama­cıyla bu tecrübeden sonra emirliği terk etmek ve kaçınmak için yemin ediyor. Sonra da yeminini tutup, emir olmuyor.

O Allah Resûlü’nden duyduğu bir sözü mırıldanırdı devamlı:

Mutlu kimse, fitnelerden uzak kalandır.”

O emirlikte aldatıcı bir kibir görmüştü. Öyleyse kendisinin mutlu­luğu ancak ondan uzak kalmakla mümkündü.

İnsanlar hakkında temkinli olarak yargıya varması da Mikdâd’ın bil­geliğinin te­zahürüydü.

Hz. Peygamber’den böyle öğrenmişlerdi. Hz. Peygamber onlara âdemoğ­lunun kalbinin kaynayan kazandan daha çabuk değişim gös­terdiğini öğretmişti.

Bundan ötürü o insanlar hakkındaki son yargısını ve kanaatini, ki­şinin ölüm anına kadar geciktirirdi. Ta ki hakkında yargıya varacağı kimsenin değişmeyeceği ve hayatına yenilik girmeyeceği kesinleşinceye kadar…

Bir sohbet esnasında sergilediği tutum, onun hikmet ve yüksek anlayışını hemen belli ediyor.

Arkadaşı bunu şöyle anlatıyor:

“Bir gün Mikdâd’la otururken, adamın biri yanımızdan geçti ve Mikdâd’a dönerek şöyle dedi:

­- Allah Resûlü’nü (s.a.v.) gören şu iki göze ne mutlu! Allah’a yemin olsun ki gördüğünü görmek, şahit olduklarına şahit olmak isterdik.

Mikdâd da ona:

- Allah’ın kişiden gizlediği manzarayı istemeye kimsenin hakkı yok­tur. Kişi şayet o döneme erişmiş olsa da, o dönemde nasıl olacağını bilemez. Allah Resûlü ile aynı zamanda yaşamış öyle kimseler var ki, Allah bunları burunları üstü ateşe atmıştır. Siz bunların duçar oldukları belâdan sizi uzak tutan ve sizleri Rabbi’ne ve Nebî’sine inanan insanlar kılan Allah’a hamd etmez misiniz?!”

İşte hikmetin ta kendisi…

Allah ve Resûlü’nü seven her mü’min Hz. Peygamber (s.a.v.) dö­neminde yaşamayı ve onu görmeyi temenni eder.

Fakat hikmet ve maharet sahibi Mikdâd bu istekteki kaybolmuş uzaklığı açığa çıkarıyor.

Bu arzuyu taşıyan kimsenin, o günlerde yaşasaydı cehennem eh­linden olması ihtimal dahilinde değil midir? İnkârcılarla beraber inkâra yönelmesi yine bir ihtimal olarak önümüzde durmuyor mu?

Öyleyse Allah’ın, İslâm’ın istikrar bulduğu asırlarda yaşamayı nasip ettiği ve affıyla kuşattığı kimsenin Allah’a şükretmesi gerekmez mi?

Mikdâd’ın görüşü buydu. Her hâli tecrübeli, sözleri hikmet ve akılla yoğrulmuştu.

* * *

Mikdâd’ın İslâm’a olan sevgisi büyüktü, aynı zamanda anlayışlı ve hikmetli idi. Sevgi büyük ve hikmetli olunca, büyük bir insan ortaya koyar ki, bu insan, sevginin iyi hâlini bizatihi kendinde değil, sorumlulu­ğunda bulur.

Mikdâd’ınki de böyleydi…

Peygamber sevgisi, Mikdâd’ın kalp ve şuurunu sevginin mesuliyeti ile öyle doldurmuştu ki… Bu, Peygamberi koruma sorumluluğu idi. Medine’de bir olumsuzluk duyulur duyulmaz, Mikdâd soluğu, Peygam­berin kapısında alırdı.

İslâm’a olan sevgisi, onun kalbini, İslâm’ı himaye sorumluluğu ile doldurmuştu... Sadece düşmanların tarafından gelecek tehlikelerden değil, dostların hatalarından da korurdu.

Bir gün bir seriye ile beraber çıkmıştı. Düşman onları ablukaya muvaffak olmuştu. Seriye emiri, hiç kimsenin hayvanını otlatmaması emrini vermişti. Fakat müslümanlardan biri, emri iyi bir şekilde haber alamadığından dolayı emre aykırı hareket etmişti. Bunun üzerine emir­den aşırı bir ceza görmüştü. Belki de normalde hiç ceza almaması ge­rektiği hâlde.

Mikdâd ağlayıp sızlayan bu adama rastladı, durumu sordu. O da açıkladı.

Bunun üzerine Mikdâd adamı yanına alıp, doğruca emire gitti, onunla tartışmaya başladı. Sonunda emir hatasını kabul etmişti.

“Şimdi kısas hakkını ver bakalım.” dedi.

Emir kısası kabul etmiş; ama asker bağışlamış ve vazgeçmişti. Mikdâd bu büyük tablo ve onlara bu izzeti bahşeden dinin yüceliği kar­şısında mest olmuş ve:

“Ben öleceğim; fakat İslâm aziz kalacak!” demişti.

Evet, bu onun idealiydi. Kendi ölecek; fakat İslâm aziz kalacaktı. O da diğer sahâbe gibi bunu gerçekleştirmek için devamlı bir çaba içinde olmuştu. Sonunda bu çabası onu Allah Resûlü’nün şu sözüne layık kılmıştı:

Kuşkusuz Allah bana seni sevmeyi emretti. Kendisinin de seni sevdiğini haber verdi.”

 
Halid Muhammed Halid - Yeryüzü Yıldızları Image Hosted by ImageShack.us

16 Kasım 2009 Pazartesi

YERYÜZÜ YILDIZLARI


Helal-Haram Sınırını En İyi Bilen
Allah Resûlü (s.a.v.) İkinci Akabe Biatını alırken yetmiş kişiden olu¬şan Medineli müslüman temsilcilerin içinde nur yüzlü, açık gözlü, parlak simalı bir genç vardı. Gözünü ve kulağını konuşmalara vermiş, pür dikkat dinliyordu.
İşte bu kişi Muâz b. Cebel’di (r.a.).
Ensârdandı. İkinci Akabe biatında biat etmişti. Böylece ilklerden ol¬muştu.
Bir adam düşünün ki, iman ve bağlılıkta zirve… Hiçbir yerde veya savaşta Resûlullah’dan (s.a.v.) geri kalmamış... İşte bu adam Muâz’dan başkası değil.
Onun meziyetlerinin ve özelliklerinin en önemlisi, derin anlayışlılığı idi.
Fıkıh ve ilimde öyle bir mertebeye ulaşmıştı ki, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) şu sözlerine mazhar olmuştu: “Ümmetim içinde helal ve haramı en iyi bilen Muâz b. Cebel’dir.”
O, akıl üstünlüğü ve cesarette Ömer b. Hattâb’a benziyordu. Allah Resûlü (s.a.v.) onu Yemen’e gönderirken sordu:
“Neyle hüküm vereceksin ey Muâz?”
“Allah’ın kitabıyla.”
“Allah’ın kitabında bulamazsan?”
“Resûlü’nün sünnetiyle.”
“Resûlü’nün sünnetinde de bulamazsan?”
“Kendi görüşümle içtihat ederim.”
Bu cevap üzerine Allah Resûlü’nün yüzünü sevinç aydınlığı kapladı ve şöyle buyurdu: “Resûlü’nün elçisini, Resûlü’nü razı edecek duruma getiren Allah’a hamd olsun.” Allah’ın kitabını ve Resûlü’nün sünnetini esas alan Muâz’ın ne aklı, hakikatleri görmesine engel oldu, ne de haki¬katler aklına gizli kaldı.
Zeka ve aklını kullanmadaki bu mahareti ve cesareti, akranları ve dostları içinde kendisine saygın bir yer kazandırmıştı. Bunun neticesinde de “haram ve helali en iyi bilen kişi” övgüsüne mazhar olmuştu.
Tarihî rivayetler, nerede olursa olsun, parlak zekası sayesinde her problemin üstesinden geldiğini bildirmektedir.
Âizullah b. Abdullah, Hz. Ömer’in hilafetinin ilk günlerinde Resû¬lul¬lah’ın ashabıyla birlikte mescide girişini ve sonrasını şöyle anlatır:
“Otuz kişilik bir meclise oturdum. Hepsi Allah Resûlü’nden hadis ri¬vayet ediyorlardı. İçlerinde koyu esmer tenli, ifadesi tatlı, parlak yüzlü bir genç vardı. Orada bulunanların yaşça en küçüğü idi. Aralarında hadis hakkında ihtilaf çıkınca o derhal müdahale ediyor ve doğrusunu söylüyordu. Ancak bunu sorduklarında yapıyordu. Toplantı bittiğinde yanına yaklaştım ve “Ey Allah’ın kulu, kim olduğunu söyler misin?” dedim. “Ben Muâz b. Cebel’im” dedi.
Ebû Müslim el-Havlanî şöyle anlatır:
“Humus mescidine girdim. Ortalarında parlak yüzlü bir gencin otur¬duğu bir toplulukla karşılaştım. Genç hiç konuşmuyordu. Topluluk bir meselede anlaşmazlığa düşünce, hemen gence müracaat ediyorlardı. Yanımda oturan kişiye: “Bu kimdir?” diye sordum. “O, Muâz b. Cebel” dedi. O an ona karşı içimde bir sevgi doğdu.”
Şehr b. Havşeb de şöyle anlatır:
“Allah Resûlü’nün sahâbesi hadis rivayet ederlerken, şayet aralarında Muâz varsa, çekinerek ona bakarlardı.”
Nitekim Hz. Ömer onunla çokça istişare ederdi. Bazı konularda Muâz’a baş vurur, onun görüş ve düşüncelerini alır ve şöyle derdi: “Muâz olmasa Ömer helak olurdu.”
O, meseleleri çözüme bağlayan bir akla, ikna edici bir mantığa sa¬hipti. Ne zaman onu tarihin yapraklarında görsek, daha önce anlattığımı¬zın bir benzeriyle karşılaşırız:
İnsanlar etrafına halka olmuş oturuyorlar. ..
O susuyor... İnsanlar hadis-i şerife susadıkları zaman konuşuyor. Bir meselede ihtilafa düştüler mi, hemen ona baş vuruyorlar...
Çağdaşlarından biri onun konuşmasını: “Sanki ağzından nur fışkırı¬yor, inciler dökülüyor.” biçiminde tanımlıyordu.
O ilimdeki yerini, Allah Resûlü (s.a.v.) daha hayattayken elde etmiş, onun irtihalinden sonra da devam ettirmiştir. Hz. Ömer zamanında vefat ettiğinde henüz otuz yaşındaydı.
* * *
Muâz eli açık, gönlü açık, ahlâkı temiz bir insandı. Bir şey istendi mi derhal verirdi. Bu eli açıklığı ve cömertliği bütün malını alıp götürmüştü.
Allah Resûlü (s.a.v.) vefat ettiğinde Muâz Yemen’deydi. Onu müslümanlara dinini öğretsin diye oraya Allah Resûlü (s.a.v.) gönder¬mişti. Hz. Ebû Bekir’in halifeliğinde Muâz Yemen’den döndü. Hz. Ömer biliyordu ki, Muâz servet sahibiydi. Hemen Hz. Ebû Bekir’e gidip, Muâz’ın malının yarısının alınmasını teklif etti!!.. Teklif etmekle yetinmedi, derhal Muâz’ın evine gidip, bu durumu ona bildirdi.
Muâz eli ve zimmeti temiz bir kimseydi. Servet edinmiş olsa bile, bu böyleydi. Çünkü o asla günah işlememiş, şüpheli şeylere yaklaşmamıştı. Bundan dolayı Hz. Ömer’in düşüncesine karşı çıktı. Bunun üzerine Hz. Ömer onu kendi hâline bıraktı ve ayrıldı.
Ertesi gün Muâz koşarak Hz. Ömer’in evine geldi. İki gözü iki çeşme, ağlamaktan nerdeyse konuşamıyordu. Ağlamaklı sesiyle şöyle dedi:
“Uyuduğumda kendimi büyük bir denizin ortasında buldum. Boğu¬lacağım diye korktum. Sonra sen geldin ve beni kurtardın ey Ömer.”
İkisi birlikte Hz. Ebû Bekir’e gittiler ve malının yarısını Beytül-mala almasını istediler. Ebû Bekir (r.a.): “Senden hiçbir şey almayacağım.” dedi. Hz. Ömer, Muâz’a baktı ve: “Şimdi malın tertemiz oldu.” dedi.
Eğer Hz. Ebû Bekir, Muâz’ın haksız kazanç sağladığına dair en küçük bir şüphe duysaydı, bir kuruş bile bırakmaz alırdı. Hz. Ömer de onun peşini asla bırakmazdı.
O hayırlı bir topluluk içinde yaşıyordu. Hepsi zirveye doğru yarışan bir topluluktu. Kimi uçarak gidiyordu, kimi de yürüyerek... Ama hepsi de gidiyordu. Çünkü mübarek insanlardı onlar…
* * *
Muâz Şam’a göçmüş, orada ailesiyle ve kendisini ziyarete gelen âlim kimselerle günlerini geçiriyordu. Dostu olan Şam valisi Ebû Ubeyde ölünce Hz. Ömer onu Şam valiliğine tayin etti. Görevde birkaç ay gibi kısa bir zaman kaldı, akabinde rahmet-i Rahman’a kavuştu. Bunun üze¬rine Hz. Ömer şöyle dedi: “Muâz’ı benden sonra yerime halife tayin etmiş olsaydım ve Rabbim bana “Niçin onu bu göreve getirdin?” diye sorsaydı şöyle derdim: “Resûlü’nden şöyle işittim: “Âlimler Allah’ın huzurunda toplandıklarında Muâz içlerinde olacaktır.”
Hz. Ömer’in burada kastettiği halifelik sadece bir beldeye vali tayini olmayıp, onun bütün İslâm coğrafyasına halife olarak tayin edilmesidir. Nitekim Hz. Ömer’e ölümünden az önce: “Bize bir kimseyi halife olarak atasan” diye sorulduğunda şöyle cevap vermişti: “Şayet Muâz b. Cebel sağ olsaydı, onu yerime halife tayin ederdim. Rabbime ulaşıp da bana “Ümmet-i Muhammed’e kimi lider olarak bıraktın?” diye sorsaydı, “Onla¬rın başına Muâz b. Cebel’i bıraktım.” derdim. Çünkü Allah Resûlü’nden (s.a.v.) şunu duymuştum: “Muâz b. Cebel kıyamet günü âlimlerin önde¬ridir.”
* * *
Bir gün Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştu:
“Ey Muâz! Allah’a yemin olsun ki, ben seni çok seviyorum! Her na¬mazın akabinde şu duayı okumayı unutma: “Allah’ım, beni zikrine, şük¬rüne, sana güzel ibadete muvaffak kıl, bu konuda yardımını esirgeme!”
Evet, Allah’ın yardımı mutlak surette gerekliydi. Nitekim Allah Resûlü (s.a.v.) kendisini gören ve sohbetinde bulunan bütün insanlara bu doğ¬rultuda tavsiyede bulunmuş, dayanılacak gerçek güç ve kudret sahibinin ancak Allah Teâlâ olduğunu ısrarla belirtmişti.
Muâz dersini tam olarak öğrenmiş ve en güzel şekilde uygulamıştı.
Allah Resûlü (s.a.v.) bir sabah Muâz’a yaklaştı:
“Nasıl sabahladın ey Muâz?” diye sordu. Muâz:
“Gerçek bir mü’min olarak ya Resûlullah.” diye cevap verdi. Allah Resûlü (s.a.v.) ikinci olarak:
“Her doğrunun bir hakikati vardır. Peki, senin imanının hakikati ne¬dir?” diye sordu. Muâz cevaben: “Hiçbir sabah olmuyor ki, akşama ere¬meyeceğim korkusuna kapılmayayım. Akşam olunca da sabaha ereme¬yeceğim endişesinde oluyorum. Bir adım attığımda diğerini atabilece¬ğimden emin olamıyorum. Amel defterlerini okumaya çağrılan, diz üstü çökmüş ümmetleri görür gibi oluyorum. Sanki cennet ehlini cennet nimetleri içinde görüyorum. Cehennemdekiler de azap çekerlerken gö¬zümün önüne geliyor.” diye cevapladı. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.v.):
“Evet, kavradın; bu hâline devam et.” diye buyurdu.
Evet... Muâz, bütün benliğini Allah’a teslim etmiş, ondan gayrisini görmez olmuştu.
İbn Mes’ûd onu çok iyi anlatmış, demiş ki:
“Muâz Allah’a hakkıyla ibadet eden, dosdoğru yolda bir ümmetti. Biz Muâz’ı, İbrahim’e (a.s.) benzetirdik.”
* * *
Muâz ısrarla ilme ve Allah’ı anmaya çağırıyordu insanları. Onların doğru bilgilenmelerini istiyor ve şöyle diyordu:
“Hikmet ehlinin sürçmelerinden sakının. Gerçeği gerçekle öğrenin. Kuşkusuz gerçeğin ışığı, aydınlığı vardır.”
İbadetin temiz bir niyetle ve ölçülü yapılmasını isterdi. Bir gün: “Bana bir şeyler öğret.” diyen bir müslümana: “Öğreteyim de sözümü tutacak mısın?” diye sormuş. Adam: “Bütün gücümle tutacağım.” diye söz verince şöyle demişti:
“Bazen oruç tut, bazen tutma. Gecenin bir kısmında namaz kıl, ka¬lanında uyu. Kazanç temin et; ama haram yeme. Müslüman olarak öl¬meye gayret et.”
İlmi, hem bilgi hem de amel olarak görüyordu. Bu doğrultuda ol¬mak üzere:
“Öğrenmek istediğiniz her şeyi öğrenin. Şunu bilin ki, Allah siz o ilimle amel edinceye kadar ondan size hiçbir fayda sağlamaz.” demiştir.
Esved b. Hilal anlatıyor:
“Biz, Muâz’la birlikte yürüyorduk. Bize şöyle dedi:
“Haydi oturalım da biraz iman edelim.”
Herhalde sürekli suskunluğunun sebebi, sürekli tefekkür ve düşünce içerisinde olmasıydı. Bu hâli Allah Resûlü’ne (s.a.v.) söylediklerinin tecel¬lisiydi: Bir adım attığında öbür adımı atıp atamayacağından emin ola¬mamanın kaygısıyla hareket ediyordu. İşte bu Rabbinin zikrine tam ola¬rak kendini vermenin ve nefsini sürekli denetim altında tutmanın bir ifa¬desiydi.
* * *
Ecel geldi ve Muâz huzura çağrıldı…
Ölüm sarhoşluğunda her canlı şuurunu kaybeder. Şayet konuşabi¬lirse, hayatı ve durumu hakkında bazı şeyler söyler.
İşte böyle bir durumda Muâz, bir yüce mü’mini açığa veren şu keli¬meleri dilinden dökmüştü:
“Allah’ım, ben senden korkardım. Şimdi ise senden ümitliyim. Sen de bilirsin ki ben, dünyanın ne akan nehirlerini, ne de salınan ağaçlarını sevmedim… Susuzluğumun giderilmesini ve zorluklara göğüs gerebil¬meyi ve ilim, iman ve taatimin arttırılmasını umarım.”
Sağ elini sanki ölümle tokalaşır gibi açtı. Ötelere doğru “Merhaba ölüm!” diyerek yürüdü gitti…
* * *
Ve Muâz Rabbine yürüdü...
Halid Muhammed Halid

19 Şubat 2009 Perşembe

SÜHEYB b. SİNÂN


Kazancı Kârlı İnsan
Nimet içinde dünyaya geldi.
Babası “Übella” ülkesinin hakimi ve İran Kisra’sının oraya tayin et¬tiği valisi idi. Araplar İslâm’dan uzun süre önce oraya yerleşmişlerdi. Musul ile Arap Yarımadası yolu üzerinde, Fırat’ın kenarında bulunan sarayında mutlu ve müreffeh bir hayat yaşıyordu.
Bir gün ansızın Rumların (Bizans) saldırısına maruz kaldı. Birçok in¬san esir alındı. Süheyb b. Sinân da bu esirlerden biriydi. Rum tüccarlar uzun bir yolculuktan sonra onu Mekke’ye getirdiler. Orada Abdurrahman b. Cüd’an’a sattılar. Rum şehirlerinde geçirdiği çocukluk çağından sonra gençlik çağına adım atmıştı. Esirliği sırasında Rumların dillerini ve lehçelerini öğrenmişti.
Yeni efendisi onun zekâsına, gelişmesine ve samimiyetine hayran oldu ve onu azad etti. Sonra da kendisiyle ticaret yapması için imkân tanıdı.
Ammâr b. Yâsir onunla karşılaşmasını şöyle anlatır:
“Süheyb b. Sinân’a Erkam’ın evinin kapısında rastladım.
“Ne arıyorsun burada?” dedim.
“Sen ne arıyorsun?” diye cevap verdi.
“Muhammed’in yanına girip, söylediklerini dinlemek istiyorum.” dedim.
“Ben de aynı şeyi yapmak istiyorum.” dedi.
Allah Resûlü’nün yanına girdik, bize İslâm’ı anlattı, biz de orada müslüman olduk. Onunla birlikte akşama kadar kaldık. Bu işi gizli tutma kararıyla oradan ayrıldık.”
Böylelikle Süheyb, Erkam’ın evinin yolunu öğrenmişti. Hidâyet ve nur yolunu öğrenmişti. Aynı zamanda ağır bir yük altına girmiş, büyük fedakârlıklara katlanmayı göze almıştı.
Erkam’ın evinin dış dünya ile alâkayı kesen ağaç kapı eşiğini atlayıp geçmek, mücerret bir eşiği geçip içeri girmek anlamını taşımıyordu. Bilakis bütün dünyayı bir tarafa bırakıp, başka bir dünyaya geçiş anla¬mını ifade ediyordu.
Dini, ahlâkı, töresi ve düzeni ile bütün bir eski yaşantıyı atıp, yeni bir din, ahlâk, töre ve düzen ile yepyeni bir yaşama adım atmaktı.
Eşikten geçmek, maddî anlamda her ne kadar küçük bir adım at¬mak olarak görülse de, mâna aleminde çok büyük bir adımdı.
Fakirler, garipler, düşkünler açısından bu adım, büyük fedakârlık¬ları göze almayı gerektiriyordu.
Dostumuz Süheyb, kimsesiz yabancı bir insan; evin kapısında kar¬şılaştığı arkadaşı Ammâr b. Yâsir ise fakir bir kimse idi. Onları tehlikenin kucağına atılmaya ve içine dalmaya iten neydi?
Bu, karşı konulmaz imanî bir çağrıdır. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) güzel hâl ve hareketi onları âdeta büyülemişti.
Bütün bunlardan daha önemlisi, Allah’ın bir rahmetiydi onların müslüman oluşu. Çünkü Allah dilediğine rahmetini indirir, dilediğini de hidâyete erdirirdi.
* * *
Süheyb inananlar kafilesinde yerini aldı. Ezilenler ve zulme uğra¬yanlar arasındaki yerini aldı. Kendilerini feda edenler, canını ortaya ko¬yanlar arasındaki yerini aldı.
O yüklendiği davaya tam olarak sarılmış, altına girmiş sorumlulu¬ğun bilincine ermişti.
Şu sözleri bu durumuna tanıklık eder:
“Allah Resûlü nerede bulunduysa ben de orada bulundum. Nerede bir biat olduysa katıldım, biat ettim. İlk gazveden son gazveye kadar bütün gazvelerde Allah Resûlü’nün yanında yer aldım. Ne zaman ki mü’minler önden gelecek bir tehlikeden korktular, önlerine siper ol¬dum. Ne zaman ki arkalarından gelecek bir tehlikeden korktular, arkala¬rına siper oldum. Allah Resûlü’nü hiçbir zaman düşmanla yüz yüze bı¬rakmadım. Orada mutlaka siper olarak ben bulundum. Bu durum, Allah Resûlü, Rabbi’ne kavuşana dek sürdü.”
İşte bu, iman coşkusunun ve erişilmez dostluğun bir ifadesidir.
Süheyb ve din kardeşleri böylesi bir imana sahip kimselerdi. Daha ilk gün Allah Resûlü ile karşılaşmışlar ve ona biat etmişlerdi.
Eski dünya ile ve insanlarla irtibatını kesmiş, yeni bir dünyaya iltica etmişti.
Hiçbir şeyden sakınmaksızın ona tâbi olmayı sürdürmüş, hiçbir toplantıyı kaçırmamış ve gözünü budaktan sakınmamıştı. Bolluğu bıra¬kıp fakirliğe, dünya lezzetlerini bırakıp tehlike ve ölüme yönelmişti âdeta.
Hicret günleri gelip çatmıştı. Bu uğurda Süheyb bütün malını, pa¬rasını hiçe saymış, geride bırakmıştı.
Allah Resûlü hicrete karar verip de durumu Süheyb’e bildirince kendisinin üçün üçüncüsü olması gerekiyordu: Allah Resûlü, Ebû Bekir ve Süheyb.
Bu sırada Kureyş geceleyin Allah Resûlü’nün hicretine engel ol¬maya karar vermişti.
Süheyb Kureyş’in bu engeline takıldı, bundan dolayı da Hz. Pey¬gamberle yapacağı hicrete yetişemedi. Allah Resûlü, yol arkadaşı Ebû Bekir ile beraber yolu koyulup gitmişlerdi.
Süheyb, uzun süre Kureyş ile tartıştı, mücadele etti. Sonunda on¬lardan kurtuldu. Bineğine binip çöle daldı. Epey yol kat etmişti ki, Kureyş ardı sıra avcı birlikleri gönderdi. Süheyb’e yaklaşmak üzereydiler ki, onlara şöyle haykırdı:
“Ey Kureyş topluluğu! Bilirsiniz ki, ben en iyi ok atanınızım. Allah’a yemin olsun ki, kim bana yaklaşmaya kalkarsa, okumla beynini parçala¬rım. Oklarım kâfi gelmezse, kılıcımla kafasını uçururum. Ta ki, elimde bir şey kalmayınca kadar savaşırım. Dileyen beri gelsin. Dilerseniz size malımı veririm; siz de beni kendi hâlime bırakırsınız.”
Can tatlı geldiği için malı karşılığında bırakmayı kabul ettiler ve şöyle dediler:
“Bize geldiğinde fakirdin, bizim yanımızda çok mala sahip oldun, makam ve mevki sahibi oldun. Şimdi ise hem canını kurtarıyorsun, hem de malını götürüyorsun.”
Malını sakladığı yeri onlara gösterdi. Onlar da onu bırakıp, gerisin geriye Mekke’ye döndüler. Kureyşliler onun sözünü yeterli buldular. Doğru söylediğine dair bir belge bile istemediler. Zaten doğruluğundan hiç şüphe etmezlerdi. Bu durum Süheyb’in içinde yaşadığı topluluktaki itibar ve güvenirliğinin bir belgesidir.
Böylece Süheyb tek başına mutlu bir şekilde hicret etti. Kuba’da Resûlullah’a yetişti. Hz. Peygamber bazı ashabıyla oturuyorlardı. Süheyb’i görür görmez:
“Ey Ebû Yahya! Alış verişin kârlı oldu!” dedi. O anda şu âyet-i ke¬rime nazil oldu:
“İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, Allah’ın rızasını almak için kendi nefislerini feda ederler. Allah da kullarına şefkatlidir.”
(Bakara, 207)
Evet, Süheyb bütün serveti karşılığında mü’min olan nefsini satın almıştı. Bundan dolayı da hiçbir zaman aldandığını düşünmedi ve hiçbir şekilde pişmanlık duymadı.
Mal nedir? Altın nedir’? Bütün bir dünya nedir ki, iman olduktan sonra?
Allah Resûlü onu çok seviyordu. Süheyb takva ve zühdünün yanı sıra nükte sahibi bir kimseydi. Allah Resûlü bir gün onu taze hurma yerken gördü. Gözünün biri yaşarıyordu. Hz. Peygamber: “Gözün ya¬şara yaşara hurma yiyorsun.” buyurdular. Bunun üzerine Süheyb: “Önemli değil, onu diğer gözüm için yiyorum.” diye cevap verdi.
Son derece cömertti. BeytüI-maldan olan gelirinin tamamını infak ederdi. Muhtaçları sürekli gözetirdi. Fakire, yetime, esire sırf Allah sev¬gisi için yemek yedirirdi.
Onun bu eli açıklığı Hz. Ömer’in dikkatini çekmiş ve şöyle demişti: “O kadar çok yemek yediriyorsun ki, israf ediyorsun.” Süheyb cevaben: “Allah Resûlü’nden “En hayırlınız çok yemek yedirendir.” diye işittim” dedi.
* * *
Süheyb’in hayatı birçok büyük olay ve meziyetlerle doluydu.
Bu meziyetlerini bilen Ömer b. Hattab onu mü’minlere namaz kıl¬dırması için seçmişti. Hz. Ömer, namaz kıldırırken hançerlenip yarala¬nınca, Süheyb’in insanlara sabah namazını kıldırmasını emretti. Son nefesini verirken de en son vasiyeti şu olmuştu: “Namazı insanlara Süheyb kıldırsın.”
Böylece yeni halife seçilene kadar Süheyb, namazları kıldıracaktı. Çünkü namazı ancak mü’minlerin emiri kıldırıyordu. Yeni halife seçilene kadar namazı kim kıldıracaktı? İşte bu durumu bilen Hz. Ömer, son nefesini vermeden önce Süheyb’in namaz kıldırmasını istemiş ve bunu vasiyet etmişti. Bu durum, imam tayin olunana yani halife seçilene ka¬dar devam edecekti.
Süheyb için bu geçici imamlık Allah’ın kendisine nimetini tamam¬laması oldu. Çünkü o, Allah’ın salih kullarındandı.

4 Aralık 2008 Perşembe

6 - SA’D b. EBÛ VAKKÂS


Aslan Pençesi

İran kuvvetlerinin müslümanlara saldırılarının yoğunlaştığı, müslü-manların dört bir civarda ağır kayıplar verdikleri, Iraklıların müslümanları arkadan vurdukları ve müslümanlarla olan anlaşmayı bozdukları haberleri peş peşe Medine’ye gelince, Mü’minlerin Emiri Hz. Ömer (r.a.) sarsıldı. İranlılara karşı yapılan savaşta İslâm’ın ordusuna bizzat komuta etmek üzere savaş bölgesine gitmeye karar verdi.

Medine’de Ali’yi (r.a.) vekil bırakarak bir grup askerle yola çıktı. He­nüz Medine’den ayrılmamıştı ki, ashabtan bir kısmı, geri dönmesi ve yerine bir başkasını göndermesi fikrini beyan ettiler. Böyle bir ortamda Mü’minlerin Emiri’nin hayatının tehlikeye atılmasının kötü sonuçlar do­ğuracağını Abdurrahman b. Avf belirtti.

Hz. Ömer (r.a.) müslümanlara istişare için toplanmalarını emretti ve bunun için “Cemaatle namaza!..” diye nida edildi. Bu arada Hz. Ali’ye haber gönderildi ve Medine ehliyle beraber Halife Ömer’in bulunduğu yere geldiler. Şûra, Hz. Ömer’in Medine’ye dönmesi ve İslâm ordusu için yerine başka bir komutan tayin etmesi kararını benimsedi.

Emirü’l-mü’minin bu karara uydu ve istişareye katılan arkadaşlarına “Irak’a komutan olarak kimi gönderelim?” diye sordu.

Hepsi birden sustular ve düşünmeye başladılar.

Sessizliği Abdurrahman b. Avf bozdu:

“Buldum!” dedi. Hz. Ömer:

“Kim?” diye sorunca, Abdurrahman:

“Aslan Pençesi… Sa’d b. Malik ez-Zührî...” dedi.

Bu görüşü bütün müslümanlar desteklediler. Mü’minlerin Emiri de Sa’d b. Malik’e yani Sa’d b. Ebû Vakkâs’a haber gönderdi ve kendisinin Irak’taki ordunun komutanlığına atandığını bildirdi.

Bu “Aslan Pençesi” kimdi ve nasıl biriydi?

Allah Resûlü bir gün ashabıyla birlikteyken bir adam yanlarına gel­mişti. Allah Resûlü onu göstererek: “Bu benim dayımdır. Herkes dayı­sını göstersin!” demişti.

İşte bu adam, Sa’d b. Ebû Vakkâs idi. Sa’d’ın dedesi Uheyb b. Menaf, Resûlullah’ın annesi Amine’nin amcası idi.

Müslüman olduğunda henüz on yedi yaşındaydı. İlk müslüman olanlardandı. O şöyle der: “Ben müslüman olduğumda müslümanların ilk üçüncüsüydüm...”

Allah Resûlü bu ilk günlerde, Allah’ın birliğinden, müjdelediği yeni dinden bahsediyordu. Allah Resûlü daha Erkam’ın evini karargâh edin­meden Sa’d elini uzatmış ve ona biat etmişti.

Tarih kitapları Sa’d’ın, Ebû Bekir’in gayretleri sonunda müslüman olduğunu kaydeder. O gün Ebû Bekir’in ikna etmesiyle müslüman olanlar şunlardı: Osman b. Affan, Zübeyr b. Avvam, Abdurrahman b. Avf ve Talha b. Ubeydullah.

Sa’d için, övünülecek bunun gibi çok olay vardır. Bunlardan en önemli ikisi şunlardır:

Birincisi: O Allah yolunda ilk ok atan ve ilk kendisine ok atılandır.

İkincisi: Allah Resûlü’nün anne babasını uğrunda feda ettiği tek ki­şidir. Nitekim Resûlullah, Uhud günü şöyle buyurmuştur:

Annem babam sana feda olsun ey Sa’d, at, okunu at!

İşte Sa’d bu iki şeyi sürekli terennüm eder ve bundan dolayı Allah’a şükürlerde bulunurdu:

“Allah’a yemin olsun ki ben, Araplar içinde Allah için ilk ok atanım.”

Ali b. Ebû Tâlib şöyle der: “ Allah Resûlü’nün Sa’d’tan başkası için anne babasını feda ettiğini duymadım. Uhud günü şöyle buyurmuştu: “Annem babam sana feda olsun ey Sa’d, at, okunu at.”

Sa’d, Arapların ve müslümanların en cesaretlilerinden sayılırdı. Onun iki silahı vardı: Mızrağı ve duası.

Düşmana mızrağını ve okunu ne zaman atsa, isabet ederdi. Ne zaman dua etse kabul olunurdu.

Çünkü o, Allah Resûlü’nün dualarına mazhar olmuştu. Bir gün Al­lah Resûlü onu görmüş, gözünü sevinç kaplamış ve şöyle duada bu­lunmuştu:

Allah’ım onun atışlarını isabetli, duasını makbul kıl.”

Bundan dolayı, dostları içinde onun duası keskin kılıç gibi bilinirdi. Bir kimse için Allah’a dua ettiğinde kabul olurdu.

Bu hususta Âmir b. Sa’d şöyle der: “Sa’d; Ali, Talha ve Zübeyr’e (r.a.) söven bir adam gürdü. Onu azarladı, adam sövmeye devam etti. Sa’d bunun üzerine: “Öyleyse ben de sana beddua ederim.” dedi. Hır­çınlaşan adam:

“Görüyorum ki, bir peygamber gibi beni tehdit ediyorsun.” dedi. Sa’d oradan ayrıldı, abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Sonra ellerini kal­dırıp: “Allah’ım! Görüyorsun ki, bu adam, iyilik ve güzellikte kendisinden üstün olan insanlara sövüyor. Onun sövmesi senin gazabını çekmekte­dir. Ona öyle bir ders ver ki, ibret olsun.” diye adama beddua etti.

Duasını bitireli çok zaman olmamıştı ki, azgın bir deve belirdi orada ve insanların arasına daldı. Sanki birini arıyordu. Sonra o adamı buldu, ayaklarının altına alıp ezdi ve adam oracıkta öldü.

İşte bu apaçık olay, onun dudaklarındaki gücü, kesin doğruluğunu ve ihlâs derinliğini gösterir. Öyle ki, Sa’d’ın ruhu ateşli, imanı sapasağ­lam, ihlâsı alabildiğine derindi. Onun ruh enginliği ve duasının kabul olması, helâl lokma yemesinden ileri geliyordu. Çünkü o ısrarla her dir­hemin şüpheden uzak olmasını istiyordu.

Hayattayken müslümanlar içinde en çok mal ve servete sahip olan kişiydi. Öldüğünde de, arkasında hiç de azımsanmayacak bir servet bırakmıştı. Bir kimsede hem çok, hem de helâl malın toplanması; bu ikisinin bir arada bulunması güçtür. Ama Allah Sa’d’a bunu ihsan et­mişti. Onun malı çok, temiz ve helâldi.

O malının temizliğinde önde gelen biri olduğu gibi, vermekte, fakir-fukaraya dağıtmakta da önde gelen biriydi.

Malını toplama, koruma, aynı zamanda helâlliğindeki şüphelerden arındırmadaki gücü, infakta da aynıydı.

Veda haccı esnasında hasta olmuştu. Allah Resûlü de onu ziyaret etmişti. Sa’d Allah Resûlü’nden şu dilekte bulundu: “Ya Resûlullah, ben servet sahibi biriyim. Varisim olarak sadece bir kızım var. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtayım mı?”

Allah Resûlü onun bu dileğine: “Hayır, yapma.” dediler.

Sa’d: “Yarısını vereyim.”

Allah Resûlü: “Hayır, yapma.”

Sa’d: “Üçte birini vereyim.”

Allah Resûlü: “Olabilir. Üçte biri bile çoktur. Varislerini zengin olarak bırakman, onları başkalarına el açan insanlar olarak bırak­mandan daha hayırlıdır. Allah’ın rızasını gözeterek yapacağın infa­kın karşılığını görürsün. Bu infak, hanımının yedirdiğin bir lokma olsa bile.”

Sa’d sadece bir kız babası olarak kalmadı, iyileşti, daha sonra bir­çok çocuğu oldu.

* * *

Sa’d, Allah korkusundan çok ağlayan bir kimseydi.

Resûlullah’ın öğüdünü ve konuşmasını işittiği zaman o kadar ağ­lardı ki, göz çukurları dolardı.

Bir gün Allah Resûlü ashabıyla otururken, gözünü ufka dikti, sonra ashabına dönüp: “Şimdi size cennet ehlinden biri gelecek.” dedi. Ashab bekleşmeye başladı. Acaba bu mutlu insan kimdi? Az bir zaman sonra Sa’d b. Ebû Vakkâs çıkageldi.

Abdullah b. Amr b. Âs bir gün ona gelerek, ısrarla Allah’a yakın­laşmaya vesile olan amel ve ibadetin ne olduğunu söylemesini istedi. Öyle bir ibadet ki, kendisini sevaba gark edecek ve bir müjde olacak.

Sa’d ona: “Topluca Allah’a ibadet etmekten daha iyi bir şey yoktur. Şu kadarı var ki, müslümanlardan hiç kimseye öfkelenmem, kin duy­mam ve suizanda bulunmam.” dedi. Bu adam Abdurrahman b. Avf’ın belirttiği gibi tam bir “Aslan Pençesi” idi.

Bu yiğit, Kadisiye savaşı için Hz. Ömer’in seçtiği komutandı.

Bütün meziyetleri Emirü’l-mü’mininin basireti önünde meydana çıkmış ve o da müslümanların karşılaştığı en zor sınav için seçilmişti.

O, Allah’a yalvardığında duası kabul gören, yediği temiz, konuş­tuğu temiz, yaratılışı temiz olandı. Allah Resûlü’nün bildirdiği gibi, cen­net ehlindendi. Yani cennetle müjdelenen Aşere-i mübeşşeredendi. O, Bedir’de kahraman, Uhud’da kahraman ve Allah Resûlü’nün bulunduğu her yerde bir kahramandı.

Son olarak da Hz. Ömer onu unutmamış, kıymetini gizlememiş, ona en yüksek sorumluluğu yüklemişti.

Yine Hz. Ömer, Sa’d’ın annesinin öz oğluna yaptıklarını da unut­mamıştı. Annesi Sa’d’ı yeni dininden eski dinine döndürmek için elin­den geleni yapmış; ama hepsi boşa çıkmıştı. Bunun üzerine etkisi her­kesçe kabul edilen, kendince bir çareye baş vurdu. Bu artık onun son umudu ve sonuca götürecek en etkili yoldu:

Sa’d’ın annesi açlık grevine başladı. Bu bir nevi ölüm orucu idi. Çünkü ne yemek yiyor, ne de su içiyordu. Oğlu Sa’d, babalarının dinine dönünceye kadar bu ölüm orucuna devam edecekti. Ama Sa’d hiçbir şey karşılığında dinini satmamaya kararlıydı. Bu karşılık annesinin hayatı bile olsa... İnatçı kadın ölmek üzere iken yakınları onu alıp götürdüler. Neredeyse ölüm sarhoşluğu yüzünü kaplamıştı.

Sa’d gitti, kayaları eritecek bir sahne ile karşılaştı. Ama onun imanı, Allah ve Resûlü’ne olan inancı en sağlam kayadan daha sağlamdı. An­nesinin işiteceği şekilde şöyle seslendi:

“Bilesin ki ey anne! Yüz canın olsa, her bir canın teker teker çıksa, yine de dinimi terk etmem. Şimdi ister ye, ister yeme!”

Annesi kararından dönmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Sa’d’ı destekler biçimde şu âyetler nazil oldu:

Bilmediğin bir şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse, anne ve babana itaat etme.”

Bu adam gerçek bir “Aslan Pençesi” değil mi?

Öyleyse Mü’minlerin Emiri, Kadisiye savaşında İslâm sancağını onun eline verebilirdi. Yüz bin kişiden fazla olan İran ordusuna karşı bu komutanı gönderebilirdi. Bu İran ordusu ki, zamanın süper gücüydü; silah ve teçhizat bakımından benzersiz bir özelliğe sahipti. Komuta edenler ise dönemin en seçkin ve akıllı kimseleriydiler.

Sa’d b. Ebû Vakkâs ise sadece otuz bin askere sahipti. Ellerinde sadece mızrakları olan otuz bin savaşçı. Ama gönülleri imanla doluydu. Gözünü kırpmadan kendisini ölümün pençesine atabilecek bir cesarete sahiptiler. Şehâdet şerbeti arzusuyla gönülleri yanan insanlardı.

İki ordu karşılaştı. Ama hayır, henüz karşılaşmadı. Sa’d, Mü’minlerin Emiri’nin tavsiyelerini bekliyordu. İşte o sırada Hz. Ömer’in mektubu geldi. Bir an evvel Kadisiye işini halletmesini istiyordu. Çünkü Kadisiye İran’a açılan kapıydı. Mektubunda öyle ifadeler vardı ki, Sa’d’ın kalbine nur gibi akıyor, bir hidâyet rehberi oluyordu:

“Ey Sa’d b. Vüheyb!.. Senin için Resûlullah’ın dayısı ve arkadaşı denmesi, seni Allah’a karşı aldatmasın, gurura sürüklemesin. Allah ile kul arasında nesep bağının değeri yoktur, ancak taatin değeri vardır. Üstünüyle ve üstün olmayanıyla bütün insanlar Allah katında eşittir. Allah onların Rabbi’dir. Onlar da Allah’ın kullarıdır. Allah’ın bağışıyla ancak farklı olabilirler. Allah katındakine ancak O’na itaatleriyle ulaşabi­lirler. Allah Resûlü’nün peygamber olarak gönderilmesinden vefatına kadar yapıp-ettiklerine bak, onlara tutun. Çünkü hakikat onlardır.”

Hz. Ömer mektubuna şöyle devam ediyordu:

“Bana bütün durumlarınızı bildir. Nerede konaklıyorsunuz? Düş­man sizin nerenize düşüyor? Durumunuzu bana öyle bildir ki, sanki ben sizi izliyor gibi olayım.”

Sa’d, Mü’minlerin Emiri’ne öyle bir mektup yazdı ki, sanki her aske­rin duruşunu ve durduğu yeri gösteriyordu.

Sa’d Kadisiye’ye indi. İran askerleri karşıda daha önce hiç toplan­madıkları şekilde mevzilenmişlerdi. Başlarında ise, en meşhur ve kor­kunç komutanları Rüstem vardı.

Sa’d, Hz. Ömer’e durumu bildirdi. Hz. Ömer’ de Sa’d’a şu satırları yazdı:

“Onlar hakkında işittiğin ve sana gelen şeyler seni korkutmasın. Allah’tan yardım iste, O’na güven. Rüstem’e akıllı, dirâyet sahibi, daya­nıklı ve sabırlı insanları gönder. Onu Allah’a imana çağırsınlar. Her gün bana durumu bildir.”

Sa’d, Mü’minlerin Emiri’ne şöyle yazıyordu: “Rüstem askerlerini topladı, atlarını ve fillerini üzerimize saldı.”

Hz. Ömer ise, onu sakinleştiren ve cesaretlendiren cevaplar yazı­yordu.

Sa’d zeki, kahraman, Resûlullah’ın dayısı, İslâm’a ilk girenlerden, savaş ve cenklerin cengaveri, kılıcın işlemediği, mızrağın isabet etme­diği kimse… Tarihî bir savaşta ordusunun başında dimdik duruyor, sanki ordudan herhangi bir nefer gibi. Hiçbir gurur, kibir alâmeti taşımıyor. Ta Medine’deki Mü’minlerin Emiri’ne sığınıyor. Aralarında kilometrelerce uzaklık olmasına rağmen her gün ona bir mektup gön­deriyordu.

Sa’d biliyor ki, Ömer (r.a.) tek başına hüküm vermiyor ve tek ba­şına karar almıyordu. Etrafında bulunan, Allah Resûlü’nün ashabı ile istişarede bulunarak karar alıyordu. Ayrıca Sa’d kendisinin ve İslâm or­dusunun Medine’deki insanların manevî güçleriyle desteklenmesini istiyordu.

* * *

Sa’d, Hz. Ömer’in tavsiyesini yerine getirdi ve Rüstem’e onu İslâm’a çağırmak üzere bir heyet gönderdi.

İran ordusunun komutanı Rüstem ile Sa’d’ın heyeti arasındaki ko­nuşma bir hayli uzadı. Son olarak heyetin sözcüsü şunu söyledi:

“Allah Teâlâ mahlukatından dilediğini putçuluktan tevhide çıkart­mak için bizi seçmiştir... Kim bunu bizden kabul ederse, biz de onu kabul eder, bağrımıza basarız. Ona dokunmadan geri döneriz. Kim de bizimle savaşırsa, Allah’ın vaadi yerine gelinceye kadar onunla savaşırız.”

Rüstem sordu: “Allah’ın size vaad ettiği vaadi nedir?”

Sözcü cevap verdi: “Şehitlerimiz için cennet, kalanlarımız için za­ferdir.”

Heyet, İslâm ordusu komutanı Sa’d’a döndü ve harbin olacağı ha­berini getirdi. Sa’d’ın gözleri yaşlarla doldu. İstiyordu ki, savaş daha sonra veya daha önce olsun. Çünkü o gün hastalığı şiddetlenmiş, adı­mını atamayacak kadar ağırlaşmıştı. Bütün bedenini çıbanlar kaplamış, neredeyse oturamayacak hâle gelmişti.

Eğer savaş hastalığından önce veya hastalıktan kurtulduktan sonra olsaydı, onun için bu hastalığın hiç önemi olmayacaktı. Ama şimdi. Hayır, Allah Resûlü bir kimsenin “keşke” dememesini istemişti. Çünkü “Keşke” acziyetin ifadesiydi. Güçlü bir mü’min çaresiz ve aciz bir kimse değildi.

“Aslan Pençesi” Sa’d sıçradı. Orduya hitaben, şu âyet-i kerime ile başlayan bir konuşmayı yaptı:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Zikirden sonra biz Zebur’da yeryüzünün salih kullarımıza bıra­kıldığını yazdık.”

Konuşmayı bitirdikten sonra orduya öğle namazını kıldırdı. Sonra askerlerine yönelip “Allahu Ekber…Allahu Ekber…Allahu Ekber…Allahu Ekber” diye dört kere tekbir getirdi. Tekbir sesleriyle dağ taş, her yer inledi. Kolunu bir ok gibi ileri uzatıp, ilk hedefin emrini verdi:

“Haydin, Allah’ın bereketine...”

Sa’d son derece hastaydı. Otağı, yüksek sedye gibi yaptırdığı bir yerdi. Onun üzerinde yastığına dayanmış savaşı idare ediyordu. Kapısı açıktı, bir İran saldırısında yerle bir olur ve Sa’d anında can verirdi. Ama onun hiç korkusu yoktu, onun bunlarla uğraşacak zamanı da yoktu. O yüksek otağında sürekli talimat veriyor, tekbir getiriyordu. “Sağa yöne­lin, sol tarafı tutun.”, “Önüne bak ey Muğire!”, “Arkana dikkat ey Cerir!”, “Vur Allah için ey Numan!”, “Hücum ya Es’aş!”, “Sen de ey Ka’ka!”, “İleri ey Ashab-ı Muhammed” gibi emirler yağdırıyordu. O’nun bu coşturucu sesi, âdeta her bir İslâm erini birer ordu kılmıştı. İran or­dusu, sinek gibi hafif kalmış, putları ve ateşleri yokluğa gark olmuştu.

Rüstem ve askerleri arkasına bakmadan kaçmışlardı. İslâm ordusu ise Nihavend ve Medaine kadar gitmiş, Kisra’nın sarayına dalmış, tacını, tahtını, hazinesini ganimet olarak ele geçirmişti.

* * *

Medain savaşında büyük bir imtihan daha geçirdi Sa’d. Medain sa­vaşı, Kadisiye’den yaklaşık iki yıl sonra meydana gelmişti. Kadisiye’den sonra iki ordu birlikleri aralıklarla, sürekli olarak birbirleriyle çarpışmış, daha sonra Medain’de iki ordu karşı karşıya gelmişti. İslâm ordusu ile İran ordusu arasında bu son ve sınırları belirleyici bir savaştı. Sa’d, düşmanın, bulunduğu yer bakımından kendilerine üstünlük sağladığını anladı. Onların bu üstünlüklerini gidermeye karar verdi. Ancak arala­rında Dicle nehri vardı. Nehrin en coşkun olduğu bir mevsimdi.

Sa’d bir yerde durmuştu ki, Abdurrahman b. Avf’ın kendisine “As­lan Pençesi” diye nitelemesi kadar isabetliydi. İman ve kararlılığı bütün korkuları yenecek, tehlikeleri bertaraf edecek güçteydi. Ve Sa’d orduya nehri geçme emrini verdi. Önce nehirden en kolay geçilebilecek yerle­rinin araştırılmasını istedi.

Henüz nehir geçilmeye başlanmadan, Sa’d’da nehrin karşı kıyısının güvenceye alınması düşüncesi belirdi. Çünkü düşman karşı tarafa ha­kim durumdaydı. Bunun için iki bölük teçhiz etti. Birinci bölüğe “Kor­kuların Bölüğü” adını verdi ve başına Asım b. Amr’ı getirdi. İkinci bö­lüğe “Korkusuzlar Bölüğü” adını verdi ve başına Ka’ka’ b. Amr’ı getirdi.

Bu iki bölük, suya dalıp karşıya geçecek ve orada arkasından gelen ordu için güvenli bir yer temin edecekti. İşlerini başarıyla yerine getirdi­ler.

O gün Sa’d b. Ebû Vakkâs’ın planı öyle bir başarı sağlamıştı ki ta­rihçiler sanki Sa’d’ı göz ardı etmişlerdir. Bu öyle bir başarıydı ki, Sa’d bile neredeyse kendini görmüyordu. Hatta arkadaşı ve savaşta yardım­cısı Selmân-i Farisî’yi bile görmüyordu. Halbuki o elinde kılıç, büyük bir kahramanlıkla sallıyor sallıyor ve şöyle haykırıyordu:

“İslâm yenidir... Allah’ a yemin olsun ki, karalar onlara boyun eğ­diği gibi denizler de onlara boyun eğecek! Selmân’ın canı kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, İslâm ordusu dalga dalga çıkacak Dicle’den, dalga dalga girdiği gibi...”

Evet, tıpkı Selmân’ın dediği gibi oldu… Bölük bölük nehre dalan İslâm ordusu, hiçbir neferin burnu kanamadan, İran ordusuna fırsat bırakmadan bölük bölük nehirden çıktı... Birinin elinden mızrağı veya silahı düşse bir diğeri yardım ediyor veya yardım edilmesi için çağrı yapılıyordu. İşte böyle bir yardımlaşma içinde karşıya geçtiler.

Bu durumu bir tarihçi şöyle anlatır:

“Sa’d, müslümanlara şöyle hitabetti:

“Allah size yeter! O ne güzel vekildir.”

Sonra atını Dicle’ye sürdü, ardından bütün bir ordu yürüdü. Hiç kimse beri tarafta kalmadı. Sanki toprak üzerinde gidiyorlarmış gibi karşı tarafa yürüdüler. Öyle ki, koltuklarına kadar sulara gömülmüşlerdi. Süvari ve piyadelerden dolayı su görünmez olmuştu. İnsanlar sanki toprak üzerinde gidiyorlarmış gibi birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Bu, Allah’a ve zafer vaadine duyulan güven duygusunun verdiği gönül ra­hatlığının bir eseriydi.

Hz. Ömer, onu Irak valisi tayin ettiğinde yine onun emriyle Kûfe şehrini kurdu ve orada çeşitli sosyal konutlar ve meskenler yaptırdı. Böylelikle Irak’ta İslâm’ın temelleri atılmış ve yerleştirilmiş oldu.

Bir gün Sa’d’ı, Emirü’l-mü’minin Hz. Ömer’e şikayet ediyorlar… Aşırı tabiatları onlara galip geliyor ve gülünç bir iddia ortaya atıyorlar: “Sa’d güzel namaz kıldırmıyor.”

Sa’d böylesi bir şikayet karşısında gülmekten kendisini alamıyor ve: “Allah’a yemin olsun ki, ben onlara Allah Resûlü’nün namazı gibi namaz kıldırıyorum. İlk iki rekatı uzun, son iki rekatı da kısa yapıyorum.” diyor.

Bu şikayet üzerine Hz. Ömer onu Medine’ye çağırıyor. Ama kızmıyor. Sa’d da hemen emre uyup geliyor. Kısa bir zaman sonra Hz. Ömer, Sa’d’ı tekrar göndermek istiyor. Sa’d gülerek: “Namazı güzel kıldırmadığımı iddia eden insanlara beni tekrar mı göndermek istiyorsun?” diye teklifi geri çeviriyor.

Ve Medine’yi hüzünler kaplıyor. Mü’minlerin Emiri Hz. Ömer sui­kasta uğruyor ve ağır yaralanıyor. Bunun üzerine Hz. Ömer Resûlullah’ın ashabından altı kişilik bir şûra oluşturuyor, yeni halifeyi seçmelerini emrediyor ve ekliyor:

“Size Allah Resûlü’nün ölürken razı olduğu altı kişiyi seçtim.”

Bu altı kişi içinde Sa’d b. Ebû Vakkâs da var. Hz. Ömer’in sözlerin­den, eğer bir kimse halife seçilecekse o Sa’d’ın tercih edeceği kimse olacaktır gibi bir anlam çıkıyor. Nitekim o, şûra heyetine vasiyetinde şöyle diyor:

“Şayet Sa’d birini seçerse, o halifedir. Başkası seçerse Sa’d’ın onayı alınsın.”

Ömrü uzadı ve büyük fitne koptu. Sa’d herkesten uzaklaştı. Ev hal­kına ve çocuklarına fitne ile ilgili hiçbir haberi kendisine getirmemeleri için emir verdi.

Bir gün insanlar onun bulunduğu yere doğru yöneldiler. Yeğeni Haşim b. Utbe b. Ebû Vakkâs ona şu haberi getirdi: “Ey amcam, bu­rada yüz bin kılıçlı insan senin halifeliğe en layık kişi olduğuna inanıyor­lar.”

Sa’d şöyle cevap verdi:

“Yüz bin kılıç bir kılıç demektir. Bir mü’mine vurduğu zaman hiçbir şey yapmaz. Ama bir kâfire vurursa, onu paramparça eder.”

Yeğeni onun maksadını anladı ve onu uzletinde kendi hâline bıra­kıp ayrıldı.

Sonuçta Muaviye halife oldu, ortalık duruldu. Muaviye, Sa’d’a sordu: “Sana ne oluyor da bizimle birlikte savaşmıyorsun?”

Sa’d: “Zifiri karanlık bir fırtınaya tutuldum. Ben de “ıh ıh” diyerek develerimi çöktürdüm ki, ortalık açılsın.” dedi.

Muaviye: “Allah’ın kitabında “ıh ıh” yoktur. Ancak şu vardır: “Eğer mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını bulun, barıştırın. Biri diğerinin üzerine saldırırsa, Allah’ın emri gelinceye dek saldırganla savaşın.” Sen ise ne saldırganlarla beraber oldun, ne de saldırıya uğrayanlarla.”

Sa’d: “Ben Allah Resûlü’nün; “Sen Musa yanında Harun ne ise be­nim yanımda öylesin. Ancak benden sonra peygamber yoktur.” dediği bir kimseye karşı, yani Hz. Ali’ye karşı savaşamazdım.”

Hicretin 54. senesi Sa’d 80 yaşında…

Rabbi’ne kavuşma hazırlıkları içinde…

Oğlu onun son dakikalarını şöyle anlatıyor:

“Babamın başı dizimdeydi. Son nefesini vermek üzereydi. Ağladım.

“Niçin ağlıyorsun ey oğul?” dedi. “Allah bana asla azap etmez. Ben cennet ehlindenim.”

Onun iman gücü ölüm sarsıntısını bile hafif kılıyordu. Çünkü sözü en güvenilir ve en doğru olan Allah Resûlü ona güvence vermişti. Öyleyse korkacak bir durum yoktu.

“Allah bana asla azap etmez. Ben cennet ehlindenim.”

Şu kadar var ki; o en güzel hatıralarla Allah’a kavuşmak istiyordu. O bu hatıraları dini ve imanı sayesinde topladı, Allah Resûlü’ne bağlılığı ile elde etti.

Oda da bulunan bir sandığa işaret etti. Açtılar, içinden eski, parça­lanmış bir gömlek çıktı. O gömleğin kendisine kefen yapılmasını istedi. Ve ekledi:

“Bu elbise ile Bedir’de müşriklere karşı savaştım. Ve onu bugün için sakladım.”

Evet... Bu sadece bir elbise değildi; bir alâmetti… Allah erlerinin iman işaretiydi… Doğruluk, dürüstlük, şecaat, kahramanlık nişâne­siydi…

İnsanların omuzlarında, Medine sokaklarında, son muhacirin naaşı taşındı. Kendinden önce Allah’a kavuşmuş olan dostlarına uğurlandı.

Elveda Sa’d!..

Elveda Kadisiye kahramanı!.. Medain fatihi!.. Mecusi ateşini ebedi­yen söndüren insan!..