17 Aralık 2009 Perşembe

KALİTELİ OLMAK...


Herkesin dilindedir bu sözcük, dilindedir de nedir bu kaliteli olmak?
Kaliteli olmak; sabah evinizden çıkarken ailenizin arkanızdan hayır dua etmesidir!
Kaliteli olmak; komşularınıza hasta olduklarında bir çorba ısıtacak kadar yakın, evlerine kaçta girip kaçta çıktıklarıyla, evlerine kimin geldiğiyle ilgilenmeyecek kadar da mesafeli olmaktır!
Kaliteli olmak; bir dostunuzla iyi iken sizinle paylaştığı şeyleri, günün birinde dargın düştüğünüzde saklamayı bilmektir!
Kaliteli olmak; ırk, din, dil, cinsiyet, renk, şekil ayrımı yapmaksızın insanlara ve diğer yaratılmışlara önyargısız bakabilmektir!
Başta kendisi olmak üzere karşısındaki kişi (makam-mevkisi ne olursa) çocuk bile olsa saygılı olmaktır. "Herkes bir krala karşı kibar olabilir. Ancak bir dilenciye karşı kibar olabilmek için kaliteli bir insan olmak gereklidir".
Kaliteli olmak; üstünüz başınızın "marka" giysilerle kuşanmış olması değil, yüreğinize kaç kişi sığdırabildiğinizdir!
Kaliteli olmak; her yeni öğrendiği bilgi yüzünden daha önce kendisinin de bilmediğini unutarak o bilgiyi bilmeyenlere karşı yukardan bakmamak, ama alçakgönüllü olacağım diye de "cahil" karşısında susmamaktır!
Kaliteli olmak; yüreğinde nefret tohumları yerine, sevgi çiçekleri barındırabilmek ve bunu yaparken de bir karşılık beklememektir!
Kaliteli olmak; bir yarışı, bir mücadeleyi kaybettiğinde, kazananı alkışlamayı bilmektir!
Kaliteli olmak; insanların arasını bozmak için değil, düzeltmek için uğraşmaktır!
Kaliteli olmak; karşındaki insana güvenmektir!
Kaliteli olmak; hoşgörülü olmak, herkesin bir insan olduğunu, herkesin hatalar yapabileceğini aklımızdan çıkarmamaktır!
Kaliteli olmak; bir haksızlık karşısında, haksızlığın bize yapılıp yapılmadığına bakmaksızın ortada bir haksızlık olduğunu söyleyebilmektir! Ve gereğini yapmaktır.
Dünyada geçici bir süre size verilmiş her türlü makamdayken egonuzdan, kişisel zaafiyetlerden, menfaatlerden uzak davranmaktır!
Kaliteli olmak; yukarıda sayılan güzellikleri yaşayarak ortaya koymaktır.
Kaliteli olmak; dengeli ve ölçülü davranmak, ölçüyü kaçırmamaktır.
Kaliteli olmak; sadece kendi ve ailesine değil içinde bulunduğu topluma, hatta insanlığa katkı sağlayacak çalışmalar yapmaktır.
Kaliteli olmak; zamanın en büyük nimet olduğu bilinci ile zamanı en iyi kullanmak ve yönetmektir.
Kaliteli olmak; başkalarının sizin elinizden, dilinizden vs. emin olmasıdır.
Kaliteli olmak; size emanet edilen her şeyi (söz, eşya, para gibi) korumak ve hak sahibine aldığınız gibi teslim etmektir.
Kaliteli olmak; verdiği sözde durmaktır.
Kaliteli olmak; adaleti gözeterek davranmaktır.
Kaliteli olmak; özgüvenli olmaktır ancak kibirli olmamaktır.
Kaliteli olmak; her türlü kötü huydan (iki yüzlülük, çekememezlik, hasetlik, kıskançlık, yalan, kötü niyet, merhametsizlik vs. ) uzak yaşamaktır.
Kaliteli olmak; ince düşünceli ve nezaket sahibi olmaktır.
Kaliteli olmak; problem üretmek ve problemin parçası olmak yerine çözüm üretmektir.
Kaliteli olmak; yaptığı iş ne olursa olsun, en iyi yapmaktır.
Kaliteli olmak; bilgiye ve eğitime önem vermektir.
Kaliteli olmak; özverili olmaktır.
Kaliteli olmak; paylaşımcı olmaktır.

MUTLULUGUN FORMÜLÜ


Şöyle bir düşünüp de, dünyada paylaştıkça artan tek şeyin sevgi olduğunu fark ettiğinizde; onun ne kadar özel bir kavram ve ne kadar güzel bir duygu olduğunu da keşfedersiniz.
Sevgi bir bütündür; bu bütünlük, farklı farklı parçacıklardan oluşur. Tıpkı kalbimiz gibi. Kalbimizde de birçok odacıklar ve bu odacıkların kapıları vardır. Her kapının arkasında da farklı sevgiler vardır: Allah sevgisi, insan sevgisi, anne-baba, kardeş sevgisi, doğa, hayvan sevgisi, aşk sevgisi...
"Ruhun dili bedendir, kalbin dili ise sevgidir."
Yaşam, her yönüyle bir koşuşturmacadan ibarettir; bir mücadeledir... Mutluluk mücadelesi. Varoluşumuzun temeli olmasa da, yaşamımızı sürdürmenin temelinde "mutluluk mücadelesi" yatar.
Mutluluk yolunda en büyük silahımızdır sevgimiz. İşte bu yolda en büyük çabamız da, bu sevgiler arasındaki koşuşturmacadan oluşmalıdır. Yaşamımız boyunca, mümkün olduğu kadar bu odacıkların kapılarını çalmalı, ihtiyaçlarımız ölçüsünde bu farklı sevgileri tatmalıyız.
"Mutlu musun, için içine sığmıyor mu; çal bir odanın kapısını, paylaş sevgiyi doyasıya. Derdin, kederin mi var, yüreğin mi yanıyor; ne duruyorsun, çalsana bir kapıyı!"
Unutmayalım ki, mutluluk bir amaç, sevgi ise, bu yoldaki en büyük araçtır. Ve bu yolda ne kadar çok sevgiyi tadarsak, mutluluk yolunda o kadar yol almış oluruz. Bunun bir "Pollyanna"cılık olmadığının farkına vardığınızda, yüzünüzdeki tatlı tebessümün, mutluluğun resmini çizin...

14 Aralık 2009 Pazartesi

AYET-HADİS-DUA-VECİZE




ÖLMEYİ ÖĞRENMEK


Ölmeyi öğrendiğinde yaşamayı da öğrenmişsin demektir!
Bir dönem dünyayı sallamış bir efsane grup için ne hazin final!
Kurucularını çoktan toprağa vermişlerdi.
Artık birbirlerini görmüyorlardı bile...
"En küçükleri"nin ölüm döşeğinde buluştular son kez...
Kim bilir nelerden konuştular.
Çıkan ikili, gözyaşlarını sildi gizlice...
Kalan, ölüm için saat saymaya devam etti.
Beatles'ın en genç üyesi (58 ) George Harrisson'ın beklenen ölümü bana Mori'yi hatırlattı.
Mori Schwartz, hayat dolu bir üniversite profesörü...
1994'te vücudunda bir gariplik hissetmiş. 60'lık vücudu artık dans derslerini kaldıramayacak kadar bitkinleşmiş. Doktora gittiğinde yakında öleceği haberini almış:
Hastalık Mori'yi tekerlekli sandalyeye bağlamış. Dersleri bırakmış, evdeki bakıcının kollarında bebekliğe yeniden dönmüş: Kucaklanıp kaldırılır, başkası tarafından yıkanır, poposu pudralanır olmuş.
Düşünmüş o zaman:
"Kendimi bırakıp yok olmayı mı bekleyeyim, yoksa kalan zamanımı en iyi şekilde değerlendireyim mi?"
Sonunda ölümünden utanmamaya ve yaşamla ölüm arasındaki son köprünün bütün ayrıntılarını anlatmaya karar vermiş.
Hayattaki son dersi, "kendi ölümü" olacakmış.
Önce sevdiklerini toplayıp, onlara bir "canlı cenaze töreni" düzenlemiş.
Bizim ancak ölenlerin ardından yaptığımız sevgi konuşmalarını hayattayken dinleme ve gönlünce cevap verme şansını yaratmış.
ABC televizyonunun ünlü haber sunucusu Ted Koppel'ın programına konuk olunca üne kavuşmuş.
Dünyanın dört bir yanından mektup yazan, röportaja gelen insanlar ona "son yolculuk"u sormaya başlamışlar.
Mori'nin bu sorulara verdiği yanıtlar Türkçede de yayımlandı.
(Mitch Albom, "Öğretmenim Mori'yle Salı Buluşmaları", Boyner Y. 1997) Birbirinden ilginç o yanıtlardan benim aklımda kalan ders şu oldu:
"Herkes öleceğini bilir, ama kimse buna inanmak istemez. Oysa öleceğimize inansak, bazı şeyleri farklı yapardık. İnsan ölmeyi öğrenince yaşamayı da öğrenmiş oluyor. Budistlerin yaptığını yap ve her sabah omuzundaki küçük kuşa sor:
'- O gün, bugün mü? Hazır mıyım? Olmak istediğim insan mıyım? Kariyer, iyi maaş, araba ve ev taksitleri... Hayattan istediğim şey bu mu?'"
"Şuraya uzanmış yavaş yavaş ölürken rahatlıkla söyleyebilirim ki, istediğin kadar güce ya da paraya sahip ol, yaşamı satın alamazsın" diyor Mori...
"- Son bir 24 saatin olsa ne yapmak isterdin?" sorusuna ise herkesi şaşırtacak kadar sade bir cevap veriyor:
"- Sabah kalkar, jimnastiğimi yapar, ardından çörek ve çayla kahvaltı eder, yüzmeye giderdim. Sonra arkadaşlarımı evde güzel bir öğle yemeğine davet eder, onlara ne kadar değer verdiğimi anlatırdım. Ardından ağaçlıklı bir bahçede yürüyüp renkleri, kuşları seyreder, doğayı içime çekerdim. Akşam sevdiklerimle bir restorana gidip yemek yer ve en güzel kızlarla tükeninceye dek dans ederdim. Ardından eve gelir mükemmel bir uyku çekerdim".
Sizin bunları yapacak vaktiniz var.
Bütün yapmanız gereken arada bir omzunuza bir bakış atıp sormak:
"Bugün mü küçük kuş, bugün mü?.."
Can Dündar

NASILSIN, İYİMİSİN?


"Nasılsın? İyi misin?" diye sordu annem.
"İyiyim" dedim; adettendir ya...
Kısa süren telefon konuşmasının ardından, nereden esinlendiğini bilemediğim bir düşünce huzursuzluk verici bir saplantı halinde saatlerime mal oldu.
Otuz yedi yaşımdayım ve bu yaşıma kadar bir kez olsun "Mutlu musun?" diye
sormamıştı. Ne kadar düşünsem de anımsayamadım. Eminim ki sormuş olsaydı hatırlardım.
"İyi" olmakla "Mutlu" olma arasındaki fark... Meğer ne büyükmüş.
Tut ki üç yaşında bir çocuğun var.
Mesai saatlerinde ona bakabilecek bir bakıcı arıyorsun. İki aday buldu.
Birinci aday çok titiz. Uyku saatleri konusunda despot, yemek zamanı ve dengeli beslenme konusunda ise bir uzman. Hijyen desen ondan sorulur.
İkinci bakıcı ise sanırım biraz zıpır. Zeki bir kıza benziyor. Bebek onu daha çok sevdi. İyi anlaştılar. Hangisini tercih ederdin?
İlk bakıcıyı seçersen çocuğun sağlıklı olur. Temiz bir ortamda düzenli bir hayat sürer. Dengeli beslenir, zekâ gelişimine yararı olacak oyunlar oynar.
İyi olur yani. İkinci bakıcıda ise üşüyüp hasta olabilir. Çikolata, dondurma, cips ve benzeri abur cuburla beslenme riski söz konusudur. Eve döndüğünde çamurlara bulanmış, kum havuzunda tepinmekten giysileri kum içinde kalmış, paçaları ıslak bir çocukla karşılaşabilirsin. Gün boyu çığlık çığlığa kahkahalar atmaktan bitkin düşmüş yavrunu, halının üzerinde uyumuş kalmış bulabilirsin.
Geçirdiği harika günün gülümsemesi, uykuya teslim olmuş yüzündedir; kim bilir hangi burun üstü çakılmadan armağan alnındaki çizikler ve son çikolatanın dudağının kenarında kalmış lekesi de... Bebek mutludur.
Bir bebek söz konusu ise eminim ki çoğunluk ilk bakıcıyı tercih edecektir.
Peki ya bu yazıyı okuyan sen...
Mutlu musun? İyi misin?
İkisi birden olabilir misin? İyi düşün ve kendine karşı dürüst ol.
Bu aralar annem, evlenmem konusunda üzerimdeki baskılarını artırdı. Bir yığın aday bulup karşıma dikiliyor. Adaylar ona göre mükemmel. Evinin kadını olabilecek, beni derleyip toparlayacak, hayatımı düzene sokacak kızlar.
Tabii ki kişilikleri de aynen öyle. Hepsi öncelikle birer anne adayı. Eş değil, yoldaş değil. "Keşke anne olacağımıza, öncelikle bir sevgili ve bir eş olabilseydik" diyecekleri yaşlarına henüz gelememişler. O geri dönüşü olmayan zamana. ..
Anneme rest çektim. Mutluluğu seçiyorum. Açlıktan ölmeyecek kadar yiyeceğim.
Canım istediğinde uyuyacağım. Ertesi gün iş yerimde uykusuzluktan gebereceğim.
Hayatımla ilgili hiçbir plan yapmayacağım. Hafta sonlarımda ve tatillerimde sadece olmak istediğim yerde olacağım.
Çocuğumu ikinci bakıcıya vereceğim ve tekil şahıs kipiyle kurduğum tüm bu cümleleri çoğul yapabilecek kadına elimi uzatacağım.
İktisat teorisi: Ders 1, yaş 35: Sermaye belirsizliğinde, günlük kâr esasına dayalı ticari yöntemler geçerlilik kazanır.
Ömürden daha belirsiz bir sermaye var mıdır?
O halde: Bu gün, yarından arttırdığımla yetinmeyeceğim; yarına, bugünden arttırdığımı bırakacağım.
Sorumsuz olduğumu düşünenlerle musalla taşında dalgamı geçeceğim:
"Nasılsın? İyi misin?"
"İyiliğin ölçütü soruyu sorana göre değişir. Sana göre iyi değilim anne ama mutluyum."