6 Kasım 2010 Cumartesi

SÜRPRİZMUTFAK'TAN HEDİYE SEPETİ ETKİNLİĞİ

Merhaba arkadaşlar Katıldığım bu etkinliği sizlerle paylaşmak istiyorum.Sürprizsepeti arkadaşımızın bizler için hazırlamış olduğu hediye sepeti.çok şık ve şirin....Umarım ben kazanırım :))

Etkinlik 15 Kasım saat 23:55’ te sona erecektir.Vatana ve millete vede bana hayırlı olsun inşaAllah :))


BU ETKİNLİK SADECE BLOG KULLANICILARI İÇİNDİR!!!!

1. Softbowl 6’lı kalp şeklinde muffin kalıpları. (Orijinal üründür)
2. Aynı desenlere sahip kurabiye kutusu ve peçete.
3. Acı badem aroması ve kelebek şeklinde ikili kurabiye kalıbı.
4. 3’lü bebek seti. Pasta süslemeleriniz için.
5. 3’lü renkli minik çikolatalar seti, hepsi 100 gr. Çilekli,beyaz çikolatalı ve sütlü çikolatalı.

Fırında Sebzeli Palamut



Malzemeler:
4 tane palamut,
3 patates,
3 havuç,
2 tane pırasanın baş(beyaz)bölümü,
1 soğan,
Başkada neler eklemek isterseniz.....
Yapılışı:
Palamutlarımızı temizleyip güzelce yıkıyoruz.suyu akması için delikli(kevgir)bırakıyoruz bu arada diğer sebzelerimizi yıkayıp istediğimiz boyutta doğruyoruz.Tuzunu ekleyip fırın torbasına dolduruyoruz.Daha sonra suyu akmış olan balıklarımızın da elimizi tuza dokundurarak tuzlanmasını sağlıyoruz.fırın torbamızın içine,sebzelerimizin yanına yerleştirip.torbamızın ağzını sıkıca kapatıyoruz.Torbaya birkaç delik açarak.fırın tepsimize yerleştiriyoruz.

Afiyet şifa olsun...

Not:Ben 250 derecede 40-45 dk kadar pişirdim.Çok güzel oldu

4 Kasım 2010 Perşembe

Bohça modellerim-1

Bir süredir sipariş aldığım bohçalarla meşkuldüm.Sizlerle de paylaşmak istedim.yakın zamanda işlediğim yeni modelleri de ekleyeceğim.Tam olarak bitmedi kenar çevirme ve pikosu kaldı....Birkaç gün daha sürecek diye tahmin ediyorum.görüşmek üzere arkadaşlar.hayırla kalın mutlu kalın :)













3 Kasım 2010 Çarşamba

GÜL YANAĞINDA


Sen ey gül, Açıp solan, kalmayıp giden, gülüp ağlayan-ağlatan, var-yok arası, hasret çiçeği, kanlı vadi, sevda tepesi, veda çölü, kalbin uzak coğrafyası, varlık ayinesi, ışık tuzağı, vuslat serabı, açıp solan, sahte müjde, kırılgan yâr, varlık kristali, yokluk kuyusu.
Sen ey gül, göğsümün kanının çiçeği, bu seher vakti, gün tomurcuklanmadan, ışık eşyaya vurmadan, açılmadan zamanın goncası, kapına geldim. Yola düştüm, kalbimde yatan gül aşkıyla, aklımı kanatan rengine vurularak. Yitiğimi bulmak, bulduğumu yitirmek için. ‘Veda’ tepelerinde kurulan devleti gül yaprağından devşirmek için, şifa gülünü, vefa gülünü, can gülünü, Sultan gülünü öpmek ve diriltmek/dirilmek için… Yitirmek için Leylayı ve Lâleyi, ‘la ilâhe’ diyebilmek için.
Sen ey gül, say ki bir bülbül yanıbaşında, ömrüm bir bülbül ağlayışında sesim gül şiiri, kelimelerim şebnem. Ve yağmurla yanağına düşürdüğüm gözyaşında Toprağına ölü olup uzanıyorum şimdi.
Sen ey gül, sen ne kadar gülsen, ne kadar gülersen, ne kadar kan dökmek istersen göğsümden, o kadar bülbülüm ben, o kadar ağlıyor, o kadar gülüyorum Senin için kanıyorum. Gülyüzüne kanıyorum.
Sen ey gül, hasretin de vuslatın da saadet bana, ki bir ömür ediyor hasretin.Varlığım mecnun bir diken olsa da, senin yanında kalıyorum, sana kanıyorum ya. Vuslat o kadar makbul değil, Belki, mümkün değil. Göğsüme her sokuluşunda soluşunu da yanında getiriyorsun. Öyleyse, sen kendini diken bil ey gül. Kalbime yetmiyorsun. Arzuma yetişemiyorsun. Yalnız gözüm kanıyor sana. Sahte ışıklar gibi. Gece ortası yıldız böceği. Varoldukça yok oluyorsun. Geldikçe gidiyorsun.
Sen ey gül, İlk, senin ayinende gördüm yüzümü. Senin yüzünde aşkımı keşfettim. Senin yüzünden derde düştüm. Bir seni senâ ettim, senin övgüne kandım. Seni yâr ve kendimi var sandım. Oysa bir ‘Ezelî Nazar’ın hatırına var değil miydik? “Gizliydim; görünmek istedim” diye düşmüş değil miydik varlık ayinesine. Ve ne ki, ve ne yazık ki, ve ne hüsran ki, birbirimizin yüzünde oyalandık. ‘Görünmek isteyen Cemâl’e kör kaldık ‘Görmek dileyen Nazar-ı Dekaikaşina’ya uzak kaldık. Varlık yâre oldu yüreğimizde, Yâr’in yolunda kaldık.
Sen ey gül, ben seni buldum, ben sana vardım, ben sende durdum. Ne çare, bulduğum yâr aradığım değildir, vardığım yöre kalınası değildir. durduğum yer kalası değildir. Yine de vefalısın, bilirim. O yüzden kanımı akıtırsın, O yüzden solarak sokulursun koynuma, Canımı acıtırsın ta ki, bulduğuma razı olmayayım, ta vuslatına kanmayayım, şairin “gül, ey saf çelişki” dediği diken değsin yüreğime. Leyladan geçeyim, Ferhatleyin benlik dağını deleyim, ta tahammülü kuşanıp, el açıp Ötelerin Sahibini dileyeyim, ta yalanı, solanı, eskiyeni yakayım, ta ki gül, kül olsun. ta perde perde açılsın gül yaprakları, ölümüm düğünüm olsun.
Ve sen ey gül, güllerin solduğu bu yerde, ellerin düştüğü bu yerde, gözlerin kapandığı bu yerde,
canların kanadığı bu yerde, sen ve ben neden birbirimize bakarız? Neden bunca sena, bunca sevda? Neden? Ben sende kalamam ey gül. Sen de bana kalmazsın.
Sen ey gül, yalan yanlış aşkların ülkesi. Yitik sevdaların yöresi. Buruk buluşmalar köşesi. Aşkın ve şiirin yakıcı gölgesi. Sen bende kalamazsın Ben sana kanamam. Seni sena ettiğim yeter artık, ey gül Senai’nin senâsı şairce değildir gerçi, ancak, seni sena etmenin bedelini ödemiştir. Nice gül yaralı şiirlere değmiştir dudağı. Gülyüzlülerin dergâhında gülücüksüz bırakılmıştır. Gülü yazmış, güle yazmamıştır. Gülü bilmiş, gülebilmiş değildir. Ağlamış, lâkin gözyaşı gül yüzlere değmemiştir. Yazık ki gül ağladığına değmemiştir. Gül muştusu beklemiştir ve hâlâ, beklemektedir. Şimdi, sen ey gül, Geri ver emdiğin gözyaşlarımı, gözüme dönsün yeniden kana buladığın çiğ taneleri ta “adımları parıltılı, alınları bembeyaz, dağılsın evrene gülün mestaneleri”
Sen ey gül, Sen Muhammed kokulu gül. Sen ey gül kokulu Muhammed [asm], “sen ki en büyük Gülsün, en çok gülü seversin söyle bahçıvanına, bir gül de bana versin.” Sen ey Gül, “sen ey bahar elçisi, sen ey kutlu güldeste senin için cansızlar bile canından geçer.” Değil mi ki Hafız Senin hatırına mahfuzdur ebediyen Fuzulî sözleri, Senin adına fuzulîyattan arındı. Şiraz’ın rüzgârında, Medine’nin göğünde, İstanbul’un yüreğinde Senin kokundur yâremizi sağaltan, Senin kokun Yâr’in vechine yüzümüzü çeviren. Sen ey Gül, Umarım ki yüzüm yüzüne değer. Duyarım ki, yüzün yüzüme güler. Ve bilirim ki, “gölgeler şehrinde gül, kimseye kalmayacak öteler şehrinde gül, bir daha solmayacak.” Solmayacak Gül, ve Nur’dan yaprakları olacak.
Senai DEMİRCİ

BİZ


Ne çok kırdık birbirimizi. Ne çok anlamadık, tanımaya bile çalışmadık. Köklerimiz ve ruhumuz aslında farksızken birbirinden, neydi paylaşamadığımız?
Bunca gürültü patırtıda kaybettik şartsız tebessümü. Selâmın özünü kavrayamadık. Anlatamadık birbirimize yüreğimizin dilini. Kendi kabuğumuza çekildik, vesveselerin sönük aydınlığında yorduk sevdalarımızı. Acı çektik biteviye, hem de boş yere. Kusurlarımızı unutmak için gıybet ateşlerine daldık. Uçlara talip olduk, hırslarımıza yenik düştük, dahasını istedik. Doyumsuzluklarda doyacağımızı, seraplarla kanacağımızı sandık. Sloganlaştırdık sevdalarımızı bile. Her birimiz farklı dünyalardayken aynı kalıplara sıkıştırdık duygularımızı.
"On santimetrelik komşu duvarlara" sığdırdık dağlar kadar mesafeyi. Aynı çatının altında yabancılaştık yüzlerimize. Çocuklara hikâyelerini vermedik. Bırakıverdik patırtılı ve acımasız çizgi filmlerin kollarına. Öldürmenin kolaylığını ve "ben" merkezli ferdiyetçiliği aşıladık. Hormonlarla çoğalttık sebzeyi ve meyveyi. Çok renkli ama kof, bereketsiz mahsullerle doldurduk sofralarımızı. Tek başına oturulan ziyafetlerden neden aç kalktığımızı anlayamadık. Yorulduk tatillerde, hüzünlendik bayramlarda, garipleştik yaşlılıkta, yalnızlaştık kalabalıklarda. Birkaç yüz kelimeyle konuştuk nasıl anlatabildiysek. Bari becerebilseydik susmayı. Mücadeleye verdiğimiz enerjiyi tanışmaya sarf etmedik. Keşfedeceğimiz değerler bizi çokça şaşırtabilirdi oysa. Biraz cesur olabilseydik, -en azından birbirimizin gözleri içine bakacak kadar- abartılı korkularımızın yersizliğini de görebilirdik. Şafakta gün doğumlarını izlemedik. Bereketi taşıyan taze sabahların sırrını kaybettik uykunun esaretli kollarında. Dikkatimizi çekmedi boyayla kapatmaya çalıştığımız beyaz tellerden çok siyah saçların varlığı. Havaî fişeklere sevindiğimiz kadar şaşırmadık yıldızların kaymasına. Tepemize inecekken yüzlerce kaya, neden yanıp da kül oluverdiklerini düşünmedik. Sevmenin ve sevilmenin gölgesini tadabilmek için bir ömür vermeyi göze alabildik, ama fark edemedik şah damarımızdan daha yakında duran gerçek aşkı.
Kaçan onca fırsat, giden onca gün. Bari kendimize olsun itiraf edebilseydik. Biraz olsun bulaşmadık mı en azından birkaçına? Biraz olsun saflığımızı yitirmedik mi? Böyle mi olmalıydık bizler; kilimlerde bile ilmek ilmek sevgi dokuyan erenlerin torunları. Sabır ve duânın ümitleri suladığı iklimin insanları. Gülistanlarına yetmişiki milleti çağıran evliyaların mirasçıları. Güngörmüş koca bir ömrün dile gelip dediği gibi, Sahi; "biraz olsun yaşarken ölmedik mi?"
Ayşegül AYGÜN