Bunca yıl çok ışık birikti avuçlarımda,
Senin olsun..
Esinlen sevgi dokuyan ellerimden,
Bunca yıl şiirin, kardeşliğin, kavganın
Has bahçelerinde yarattım bu gerçeği,
Sabrım senin olsun.
Aşkım senin olsun..
Acıların sütüyle büyüttüğüm umutlar,
Mahpushane avlularında boy verdi,
Dolunay menekşelendi kirli kara camlarda.
Her görüşte yeniden vurulduğumuz ana evren
Özgürlüğe boyadı saksımdaki çiçeği
Senin olsun..
Biz ki acılar döneminden
Ellerimizi kirletmeden geçtik.
Direncim senin olsun,
Sevgim senin olsun!
Şükran Yurdakul
1 Şubat 2011 Salı
ARMAĞAN
20 Ocak 2011 Perşembe
12 Ocak 2011 Çarşamba
BİZE “BİZİM” DİYEN GELSİN
Elimizin ucuyla tutuyoruz hayatı, parmak izi bırakmamaya dikkat ediyoruz. Dilimizin ucuyla yarım yamalak cümlelerle geçiştiriyoruz bütün anlamları, süreç-i lisan etmekten korkuyoruz. Evrenin ortasında bir incir çekirdeğini mesken tutmuşuz; galaksiler, gökyüzü, yıldızlar başkasının olsun, başımızı döndürüyor; yolların karı, fırtınası, kasırgası, tayfunu var, başkaları yürüsün diyoruz. Hayatla yüz yüze gelmek en büyük korkumuz; dersine çalışmayan çocuğun gözlerini önüne dikip fark edilmemeye çalışması gibi fark edilmemeye çalışarak bir köşeciğinde öylece duruyoruz hayatın. O da durup ardına bakmıyor zaten. O hızından hiçbir şey kaybetmiyor…
Günler hep uzağımızdan geçiyor. İçine almıyor, sarmıyor, merhamet göstermiyor bize. Hayat dışarıda hızla akıyor, biz buğulu bir pencere arkasında, dökülen yaprakların matemini tutuyoruz.
Dışarıdaki hayatı, hayatın usanmadan yaydığı diriliği, enerjiyi, coşkuyu; yabancı, tanımadığımız, teni tenimize, dili dilimize benzemez varlıklar paylaşıyor. Onlar gülleri deriyor, çini vazolara yerleştiriyor. Onlar çöpleri kaldırıyor, atlas halılar seriyor. Onlar yetinmiyor Mars’a bile hayat sipariş ediyor. Onlar geceleri havai fişeklerle, füzelerle aydınlatıyor. Onlar gövdelerini semirtip tüm yeryüzüne yayıldıkça, bizim pencere arkası esaretimiz büyüyor. Dışarıya çıkmak hevesimiz, hüsrana uğramak korkusuyla hep kursağımızda kalıyor.
Seyirci olmak, fırtınada sakin bir limanda konaklamak ihtiyatlı gibi görünüyor. Aklımız onlarda, aklımız hayatta aslında… Onlar bizi asla görmüyor, biz onları can canlı seyrediyoruz.
Zeki, atılgan, cüretkârlar… Her şeyi istiyorlar… kurcalıyorlar… bozuyorlar… işini bitiriyorlar… İçini boşaltıyorlar hayatın yavaş yavaş… Dışarı çıkmaktan; buzda kaymaktan, ateşte yanmaktan, fırtınaya kapılmaktan korkan biz içerdekiler, tırnaklarımızı yiyor, duvarları dövüyoruz; bir gün yaşamayı, bir gün gerçekten ait olmayı, sahibi olmayı düşün-düğümüz hayatın özünden öz, canından can alındığını gördükçe kahroluyoruz. Yırtılan gökyüzü için, kuruyan yeryüzü için, gözü yaşlı çocuk için, kanadı kırık kuş için, karaya vurmuş balık için, yitirilen onur için kahroluyoruz… Tarifsiz hüzünlerle daralıyor kabuğumuz… ama ellerimiz böğrümüze… ama başımız öne… ama kılımız kıpırtısızlığa gömülüyor nihayetinde… penceremizden ayrılamıyoruz. “Bir gece kütüphanemde bir güvenin pervaneye şöyle dediğini duydum: İbni Sina’nın kitapları içine yerleştim. Farabi’nin bir çok eserini gördüm. Bu hayatın felsefesini bir türlü anlıyamadım. Bir güneşim yok ki, günlerimi aydınlatsın.”
Yarı yanmış pervanenin şu güzel, ine cevabını hiçbir kitapta bulazsın. Dedi ki:
“ Çırpınıştır hayatı daha canlı yapan; çırpınıştır hayatı kanatlandıran.” (Muhammed İkbal)
Dağların dahi yürüdüğü bir hayatta yürümekten, yol almaktan, koşmaktan, dönmekten; feleklere katılmaktan, kıpırdamaktan, çırpınmaktan başka yolu yok insanın… Hayatın çirkinleştirilmesine karşı durmak isterken hayatın saflarından çıktık, kolaylıkların, küçük rahatların sıcağına, durağanlığına alıştık. İyi-kötü, kar-zarar hesapları yapmadan, bütün riskini göğüslemediğimiz bir hayatın nesi olabiliriz? Ne halifesi, ne hamisi, ne hadimi…Hayat emanettir. Emanetin meydanlara inecek, “bir karıncaya ulu nazar” edecek, “bulut olup göğe ağacak, yağmur olup yağacak”, “örse çekiç salacak”, “bize bizim diyecek”, hayata soyunacak, yaşar gibi yapmayacak, sahiden yaşayacak, yolunu kendi kazmasıyla kazacak, gayret kuşağı kuşanacak, külüngü dağa aşkla vuracak sahiplere ihtiyaç var. Yunus; “Dosta varmak dilersen, ol dikene bas da var” diyor. Hayata yalın kılıç dalmayanın, risk almayanın hakikatle alışverişi olmayacağı, hiçbir sırrın kapısına varamayacağı aşikârdır. Dikili bir ağacı, başını sokacak bir deliği, ardına gizleneceği bir penceresi olsunla avunamaz hakiki varlığa kavuşmak isteyen. Bütün zerreleri, bütün hissiyatı yara bere içinde kalsa da, Küsmeden, incinmeden, gocunmadan Hay’dan gelen hayatın izini sürer. Ancak oradan korkunun ve endişenin biteceği emin bir beldeye geçeceğini bilir. “ Hayatın yumuşak ve tehlikesiz olduğu sahilde kurulup oturma… Denize dal, dalgalarla pençeleş; ebedi hayat mücadeledir.” (Muhammed ikbal)
ALİŞAN GENÇ
30 Aralık 2010 Perşembe
YOĞUN BAKIM
Bir insan düşünün ki, ileri derecede akciğer hastası. O derece ki, ömür boyu solunum cihazına bağımlı olarak yaşamak zorunda. Üstelik, bir de böbrek yetmezliği sorunu var. Sık sık diyaliz makinesine bağlanması gerekiyor. Ayrıca, kalp yetmezliği gibi başkaca problemleri de mevcut. O yüzden pacemaker, yani kalb pili kullanıyor. Dahası, kanser...
Düşünün ki, böylesine büyük sağlık sorunları bulunan bu hastanın bütün masraflarını karşılayan biri var ve onun tedavisini aksamadan yaptırtıyor.
Bütün servetini bile feda etse karşılayamayacağı bu tedavi giderlerini üstlenen ve yaşamasını sağlayan kişiye karşı, o hastaya ne yapmak düşer?
Aslında sağlıklı olduğunu ve bu tedavilere ihtiyacı olmadığını söyleyebilir mi meselâ? “Benim ona hiçbir minnet borcum yok” diyebilir mi?
Yoksa yatıp kalkıp o kişiye teşekkür eder, gelene gidene ondan söz eder mi?
“Elbette sonuncusu!” dediğinizi duyar gibiyim.
Gelin görün ki, sonuç hiç de umduğunuz gibi değil.
Aslında hepimiz tam da o hastanın durumunda iken, sonuç hiç de olması gereken şekilde gerçekleşmiyor.
Her birimiz, adına atmosfer dediğimiz solunum cihazına bağımlı yaşıyoruz. Kalbimizin çalışabilmesi için, onun içindeki bir odaktan yayılan uyarılara muhtacız. Vücudumuzda her saniye bir kanser hücresi oluşuyor, her an kanserle burun buruna geliyoruz ve ancak vücudumuza yerleştirilmiş savunma sisteminin çalışmasıyla bu habis hücrelerden kurtulabiliyoruz.
Saymaya bile ömrümüzün yetmeyeceği nice iyilik ve lütuf, üstelik ücretsiz olarak, bizlere verilip duruyor.
Kısacası, bizi seven Biri var ve bedelini ödemekten aciz olduğumuz bunca nimet için bizden sadece O’na teşekkür etmemiz isteniyor.
Ve‘yoğun bakım’ masraflarımızı karşılayan bu Zâtın adını bize veren Elçisi (sav) bu teşekkürün adının ubudiyet, adresinin ise namaz olduğunu bildiriyor.
Çok mu dersiniz?
Üstüne üstlük, böyle yapıldığı takdirde bir de ebedî bir hayat vaad edildiği halde, bu kadarlık bir teşekkür talebi çok mudur sahi?
Aykut Tanrıkulu