29 Nisan 2009 Çarşamba

DANA ETİ DİYE DOMUZ ETİ SATIYORLAR


Bu tuzağa düşmeyin:

Tarım Bakanlığı tarafından ruhsat verilmiş çiftlik bulunmamasına rağmen Türkiye'nin birçok yerinde kaçak domuz üretimi ve kesimi yapılıyor.


Vatandaşın sağlığını olumsuz etkileyen gıdalara savaş açan Tarım Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürü Doç. Dr. Muzaffer Aydemir, denetimlerde domuz etinin dana eti diye satıldığını tespit ettiklerini söyledi. Tüketicileri dikkatli olmaya çağıran Aydemir, "Pazarda ve marketlerde son günlerde 'd.eti' etiketiyle satılan ürünlerle karşılaşıyoruz. Vatandaş d.eti'ni dana eti olarak algılayabilir. Güvendiği yerden et almalı." uyarısında bulundu.

Türkiye'de Tarım Bakanlığı'ndan ruhsat alan domuz çiftliği olmamasına rağmen kaçak üretim ve kesim yapılıyor. Yaban domuzu avlanarak turistik oteller başta olmak üzere birçok noktada satılabildiğini dile getiren Tarım Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürü Doç. Dr. Muzaffer Aydemir, bu kapsamda oteller başta olmak üzere denetimlerin aralıksız sürdüğünü kaydetti. Aydemir, buna rağmen Türkiye'de 3. sınıf domuz mezbahası bulunduğunu ifade etti. Domuz etinin dana eti diye satıldığını da söyleyen Aydemir, "Tüketicimiz bu konuda dikkatli olmalı. Pazarda ve marketlerde satılan ürünlerin içerisinde de domuz eti olabilir. Son günlerde 'd.eti' etiketiyle satılan ürünlerle karşılaşıyoruz. Vatandaş d.eti'ni dana eti olarak algılayabilir ancak buna itibar etmemeli, güvendiği yerlerden et almalı." uyarısında bulundu. Türkiye'de bir iki yerde kaçak domuz eti kesimi yapıldığının tespit edildiğini belirten Aydemir, kaçak üretim yapanlara ilişkin yasal prosedürün işlediğini ifade etti. Mahkeme sürecinin ise devam ettiğini kaydetti.

Tarım Bakanlığı, vatandaşın sağlığını olumsuz yönde etkileyen kalitesiz gıdaya savaş açtı. Alo 174 Gıda Hattı ile 24 saat ihbar ve şikâyet alan bakanlık, denetim ayağını güçlendiriyor. Bu kapsamda 5 bin olan gıda denetçisi sayısı önümüzdeki iki üç yıl içerisinde 10 bine çıkarılacak. Gıda mühendisi, bitki koruma uzmanı ve veteriner hekim denetçisi başta olmak üzere her konuda uzman gıda denetçisi alınacak. Merdiven altı üretimlerin önüne geçmek için pazar, bakkal ve marketlerin yanı sıra tüm üretim ve satış noktaları didik didik edilecek. Piyasada herhangi bir ruhsatı olmadan 3-4 TL'ye salam ve sosis satıldığına dikkat çeken Tarım Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürü Doç. Dr. Muzaffer Aydemir, vatandaşı aldığı ürünün özelliklerine dikkat etmesi konusunda uyardı.

Çocukların sağlığını da önemsediklerini belirten Koruma ve Kontrol Genel Müdürü Aydemir, önümüzdeki günlerde okullarda süt günü düzenlenebileceğini aktardı. Milli Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı ile birlikte ortak çalışma yürüttüklerini anlatan Aydemir, "Kantinlerde süt ve sütlü içeceklerin gazlı içeceklerden daha fazla olması konusunda ortak çalışma yürütüyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı ile de protokol imzaladık önümüzdeki aylarda bu konu yürürlüğe girebilir." diye konuştu.

Sorunlu ürünleri Alo 174'e şikâyet edin

Zaman'a gıda güvenliği konusunda bilgi veren Tarım Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürü Doç. Dr. Muzaffer Aydemir, sağlıksız ürünlerin ortadan kalkması için denetimin yanı sıra bilinçli tüketici sayısının da artması gerektiğini belirterek, "Cazip fiyatlarla reyonlarda sergilenen veya pazarda soğuk zinciri ve ambalajı olmayan ürünleri tercih etmeyin. Sorun gördüğünüzde şikâyet edin ve bizim fahri denetçimiz olun." dedi.

28 Nisan 2009 Salı

Bilmek İçin Öğrenir, Tanımak İçin Yaşarlardı



"YEDIREN O, DOYURAN O, AZDIRAN D, ÖLDÜREN 0, ÖYLE İSE 0 NDAN NİÇIN KONUŞULUYOR?. YAĞDIRAN O,
YAĞMURU DINDİREN O, OTU BİTIREN O, OTU SOLDURAN O, HERŞEYİ YARATAN DA O. ÖYLE İSE ONDAN NİÇİN AZ BAHSEDİLIR?. "

O DİYARIN SAKİNLERİ, Hira mağarasından yükselen "ikra" emrine kulak verirler, fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınırlardı. Herhangi bir işi körü körüne yapmaz, o iş hakkındaki ilahi ölçüyü öğrenirlerdi. Çünkü inanmışlardı ki: Hayatın manası ubudiyet (Allah'a kulluk), ubudiyetin ölçüsü ise dindir (İslâm 'dır), Allah'a karşı sorumlu oldukları herzeyi ibadet sayarlar ve bu ibadetlerini icra ederlerdi. Zamanımızdaki insanlar gibi önlerine gelen her lokmayı yutmazlardı. Taassupça bir inanışları yoktu.
O DİYARIN SAKİNLERİ, ilim öğrenmede yaşı bahane etmezler, asalarına dayana dayana ilim öğretilen yerlere giderlerdi. Yaşları ilerlemiş, kemikleri incelmiş, asalarına dayanarak ilim meclisine gelen bu talebelere:
- "Sen hangi taşın, hangi ağacın ve hangi toprak parçasının yanında geçmiş isen sana Allah'tan mağfiret dilemiştir." müjdesi verildi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, ya alim olurlar veya talebe olurlardı. Tevbe ve istiğfarların günahlara keffaret olduğu gibi, ilim öğrenmesinin de günahlara keffaret olacağına inanırlardı, Bu husustaki gayretleri: Kişinin ilimden bir çekirdek öğrenmesi kendisi için bir rekat nafile namaz kılmasından daha iyidir, sözü ile akşam dönmenin cihad olmadığını sanan kimseleri aklı eksik olarak nitelendirirlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, bilmeden yapıları ibadetlerin kendilerine fayda sağlamayacağına inanırlardı. Allah'ın emirleri için: Neden, nasıl vari itirazları olmaz, sadece hikmetlerine inmek isterlerdi. Başlarında Peygamberleri, hayatlarında İslâm-ı hakimiyet noktasında devletleri olduğu halde yine ilimden, ilim öğrenmekten geri kalmazlardı. Hatta Peygamberlerden şu sözü duydukları halde:
"Siz, din alimleri (fukahası) çok, okuyucu ve hatipleri aç, soranları az, cevap verenleri çok bir diyar ve zamandasınız. Bu vaziyet karşısında, amel, ilimden hayırlıdır. Yakında bir zaman gelecek, alimler azalacak, konuşmalar çoğalacak, soranlar çok olacak, cevap verebilen az bulunacak. İşte o zaman ilim, amelden hayırlıdır" (İhya 1/22)
O DİYARIN SAKİNLERİ, öğrendikleri ilimlerin sadece hamallığını yapmazlar, ilimleri ile amel ederlerdi. Amel ederken de ihlası elden bırakmazlardı. Şu gerçeği çok iyi kavramışlardı: İnsanların hepsi de tehlike ve helak üzeredir, yalnız ilmiyle amil olanlar hariç, ilmi ile amil olanlar da helak üzeredir, ancak ihlas üzere amel edenler kurtulacaktır. İşte onları korkutan bu husus idi. Onlardan biri bakarsınız bir sureyi 6-7 ayda ancak bitirirdi. Bir ayeti öğrenip onunla amel etmedikçe ikincisine başlamazlardı: Amel ederlerken benizleri sararır, tüyleri diken diken olur, mangalda kızartıları et kokusu gibi ciğerlerinden çıkan aşk-ı ilahinin kokusu duyulurdu. Hatta bazen kapı komşusu şikayet edercesine: "Et pişirdiniz de niçin bize tattırmadınız?" derdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, aklı muhafaza düsturunda hassasiyetle durur, İslâm'ın dışındaki muharref olmuş kitapların bilgilerinden akıllarını korurlardı. Çünkü aklın dayanağı ve gıdası vahiy idi, akıllarını vahyin dışında müstakil tutmak isteyenlerin, Belam, Samiri, Haman olmak gibi neticelere gidileceği gerçeğini Kur'an'dan öğrenmişlerdi.
Biz o diyarın sakinlerinin öğrendiği ilme muhtacız. Allah'a sığınılması icab eden ilimlerle, putperestlik vasfına haiz her ilim ve bilgi dalına elimizin tersi ile bir işaretimiz kalmıştır. Çünkü Kur'an ilimleri bizi hep yüceltir. Bunun dışındaki ilimleri sağladığı medeniyet, bizim ilmimizin verdiği medeniyetin daha ilk basamağına kavuşamaz. İsteriz ki; bu ilimler merkezi bir otorite tarafından organize yapıla dursun Biz bu hususta vagon değil, lokomotif olmak durumundayız.
Abdullah Büyük

BAĞDAT GİBİ DİYAR OLMAZ



Dilimizdeki "Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz." sözünün aslı muhtemelen "Ane gibi yar; Bağdat gibi diyar olmaz." şeklindedir. Çünkü sözün aslındaki Ane kelimesi, Bağdat yakınlarındaki sarp bir uçurumun kuşattığı dik bir geçidin adıdır. Bağdat gibi (güzel) şehir, Ane gibi de (sarp, ama manzaralı) yar (uçurum) olmaz, demeye gelir. Ancak siz Bağdat'ın Osmanlı Türk'ü için önemine bakınız ki oradaki Ane'yi anne yapıvermiş. Tıpkı "Yanlış hesap Bağdat'tan döner." sözüyle Bağdat'ın eskiden beri bir ilim merkezi olduğunun altının çizilmesi gibi.
İskender Pala - İki Dirhem Bir Çekirdek

25 Nisan 2009 Cumartesi

KAĞIDA DOKUNAN KALEM


KAYIP HAZİNEMİZ: DİALOG 1



İnsan eğitiminin ve insanlar arası ilişkilerin en önemli araçlarından biri de, iletişim, karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama anlamına gelen diyalogdur.
Aslında insan, insan olması nedeniyle diyaloga açıktır. Zira insanın bir anlamı da ünsiyet kurmak, insanlarla kaynaşmak, ülfet etmek demektir. Diyalogun zıddı, fanatizm, müsamahasızlık, baskı ve zorbalıktır. Bunlar ise insanlar arası ilişkiyi bozar. Zira Peygamberimizin ifadesiyle “Mümin ülfet eder ve kendisiyle ülfet edilir. Ülfet etmeyen ve ülfet edilmeyen kimsede hayır yoktur.”
Önce yüce Rabbimiz insanlarla diyalog kuruyor: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye ruhlara soruyor. Onlar da “Evet (Rabbimiz olduğuna) şahit olduk, dediler.” (7 Araf, 172)
Yüce Rabbimiz sık sık “Ey insanlar!”, “Ey iman edenler!”, “Ey kullarım!” buyurarak insanlara sesleniyor, hitap ediyor, onlarla konuşuyor. Onun için Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Biriniz Rabbi ile konuşmayı seviyorsa, Kur’an okusun.” (1) buyurmuştur. Yüce Rabbimiz “Beni anın ki ben de sizi anayım” (2 Bakara, 152) buyurmuştur. Yine “Kullarım sana Beni sorduğu vakit deki, Ben herhalde yakınım. Dua edenin duasını, Bana dua ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da Benim davetime uysunlar ve Bana inansınlar, umulur ki, doğru yolu bulurlar.” (2 Bakara, 186) buyurarak kulun Allah ile diyaloğa geçmesi istenmiştir. Zira diyaloğun en önemli ve devamlı araçlarından biri de duadır.
Günümüz metaryalist ve maddeci insanı yaratılış amacından uzaklaşmış, monotonlaşmış ve yalnızlaşmıştır. “Ve Allah’ı unutup Allah’tan habersiz olan, bu nedenle Allah’ın da kendileri için neyin iyi ve kötü olduğundan habersiz bıraktığı ve kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar Allah’ın dosdoğru yolundan çıkan kimselerdir.” (59 Haşr, 19)
Çağımızda hızlı ve yoğun yaşama tarzı, insanın kendini unutmasına, insan ilişkilerinde çok gergin, çatışmalı geçmesine sebep olmuştur. İnsanlar kendilerinden habersiz- muhasebesiz, hesapsız yaşıyorlar. Bu gerginlik çevreye de yansıyor. İnsanların en yakınları olan akrabaları bile akrep gibi görülür olmuştur.
Şairin dediği gibi;
Ta ezelden akraba idik,
Şimdi akrep olduk biz bize.
Sırrımız meydana çıktı,
Bakmaz olduk yüz yüze,
Kimse bilmez akrabanın akrabadan çektiğini,
Akrep etmez akrabanın akrabaya ettiğini.
Kuşkanadıyla uçar, ağaç dalları ve yapraklarıyla meyve verir ve güçlenir, insan da akrabalarıyla, arkadaşlarıyla, eş ve dostlarıyla huzur ve mutlu olur. “Rızkının çoğalmasını ve ömrünün uzamasını isteyen, seven kimse sıla-ı rahim yapsın (akrabalarını arayıp sorsun, kollayıp gözetsin)” (2)
Ailemizden sonra en yakın sosyal çevremizi oluşturan komşularımızla nasılız?
— Gelip gidiyor muyuz, arayıp soruyor muyuz?
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir savaş için yola çıktı ve:
“Komşusuna eziyet edenler bugün bize katılmasın!” buyurdu. Oradakilerden biri: ”Ben komşumun duvarının dibine küçük abdest bozmuştum.” deyince Hz. Peygamber: “Sen bugün bize katılma” buyurdu (3). Görüldüğü gibi, komşusuna eziyet edeni, Hz. Peygamber savaşa götürmemiştir.
Yüce Rabbimiz, müminleri şöyle tanıtıyor: “O (akıl sahipleri) Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten (akrabalık bağlarını koparmayıp, onlara iyilik eden) Rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir.” (13 Rad, 21)
Sahi komşularımızla, akrabalarımızla irtibatımız nasıl? Arayıp soruyor muyuz? Hani diyalogdan yanaydık!
Bayramlarımızı nerede geçiriyoruz? Pek çoğumuz bayramlarda tatil yerlerine, yatlara kaçmıyor mu? Bakınız önderimiz, örneğimiz ne buyuruyor:
“Yanıbaşında komşusu aç iken, doya doya yiyen kişi gerçek mü’min değildir.” (4)
“Akrabalarına iyilik eden kişi, sadece onların iyiliklerine karşılık veren değildir. Akrabalarına asıl iyilik eden kişi, akrabaları kendisiyle ilişiklerini kopardıklarında onlara iyilik yapmaya devam edendir.” (5)
Hele hele aile içi diyalogdan ne haber? Bir-birinin hayat arkadaşı, can yoldaşı olan ve cennette de beraber olmak için nikâhladığı eşleriyle insanlarımızın diyalogları nasıl? Akşama kadar herkese gülücük dağıtan, şen-şakrak olanlarımız evde nasıllar acaba? Televizyonun kumandası, gazeteler vs. evimizde bizi duvar gibi sessiz, buzdolabı gibi soğuk mu yapıyor yoksa?
İşte diyalog budur.
Devam edecek...