14 Kasım 2013 Perşembe

Ateş Ne Yana; Sevda Ne Yana Düşer?

Her hafta olduğu gibi mümkün olduğunca düzenli olarak blogumuza eklediğimiz Resimli Yazılar-Öğütler ve Ayet-Hadis-Dua-Vecize resimlerini bir gün sonra eklemeyi uygun gördük. Aşağıdaki yazıyı sizlerle başbaşa bırakıyoruz.
Gönlümüze cemre olması dileği ile...



Ateş Ne Yana; Sevda Ne Yana Düşer?

Sesime Ses Verecek Bütün Esmalara…

Gözü Yakup olanın gönlü Yusuftur biraz... Yetim ço­cuklara el uzatan, küçücük bir gülücük uğruna ömür çürütebilecek olan bir Ömer ruhudur biraz. Yusuf’un gönlüne, Yakup'un incecik Ömer'in kocaman cüssesine sığan yumuşacık yüreğine sahip değilseniz lütfen bu yazıyı okumayın. Fiyakalı bir insanlık elbiseniz var ama içi boşsa okumayın bu yazıyı. Kureyşli bir yolcuya, sevgililer sevgilisine ay, Hâbeşli bir köle olurken siz efendilikte ısrar ediyorsanız okumayın lütfen.

And olsun kararan geceye, doğmak için batan güne and olsun ki gece nasıl çökerse insanlığın yüzüne, nasıl sarıverirse başıboş şehirleri, caddeleri, yokla var arası salınan kaldırımları, bir gün hüzün de öyle sarar insan yüreği­ni... Bir isyan, bir sitem ansızın daya­nır yüreğinizin kapısına. Ayak sesleri uygun adım yankılanır kalbinizin so­kaklarında, silah sesleri gibi... Bıçkın bir feryat dilinizden gönlünüze iner­ken, bilmem hangi şehirden bilmem hangi çocuğun feryadı yükselir. Haya­tın ne olduğunu anlamadan ölümü ta­danların garip ahları çınlatır gök kub­beyi. Hüzün amansız bir işgale başlar titreyen yürekleri, kan gibi, ölüm, in­tikam, savaş gibi... Toplumlara nasıl yakışmazsa kan, masum insanlara da öyle yakışmaz ölüm. Öylece sırıtır be­denlerde hesapsız kurşun izleri.

Kırdır içinizde bir dal. Hayır, bir ağacın bütün dalları. Baharda filizlenmeyi bekleyen bir fidan düşüverir gözünüze. Ne ruhunuzu okşayan radyonuzun sesi, ne merakla beklediğiniz magazin haberleri, ne günlük sevdala­rınız ilk defa bir kenara çekilir. Çünkü hayatın bir yanı kırıktır. Bir coğrafyada yaşam durmuş ve tam kalbinizin orta yerinde yanmaya başlamıştır. Uzak­larda bir yangın vardır çünkü. Çünkü rüzgâr size barut, kan, yanık kokuları getirmektedir. Zeytin gözlü çocukların gözünde yaş, bir camın gerisinden son nefesini yüzünüze doğru veriyordur. Bir ana yüreğini parçalarcasına bütün ahlarını alıp yanına, kadere sığınıyor­dur. Siz o gün ayrıldığınız sevgilinizin acısı ile kavrulurken bir yerlerde bir baba evladını sırtlamış ölümle yaşam arası koşturuyordur.

Ve bir kör dövüşü başlar ruhunuz­da. Çünkü Mısır'a, Suriye'ye, Filistin'e, Myanmar’a, Çeçenistan'a, Keşmir'e, Doğu Türkistan'a, bilmem hangi şeh­re tanklar yürüyordur. İçinizde bir kış acıyordur. Öyle acıyordur ki acılar acı­sız kalıyor, mevsimler üzerinize dev­riliyordur. Caddelerinize simsiyah ye­nilgiler sızıyordur. Kaporası ödenmiş bir hayatta içinizin sokaklarında, evlerinden kaçmış çocuklar haykırıyordur.

Mısır, Suriye, Filistin, Myanmar, Çeçenistan, Keşmir, Doğu Türkistan... Bilmem hangi şehir...

Siz zihniniz bunlarla meşgul yü­rürken taşları bozuk caddede, insanlar ilişir gözünüze, hiçbir gayesi olmayan kalabalıklar sürüsü. Acelesi olanlar, olmayanlar, seyyar satıcılar, cami kö­şelerinde Allah rızası pazarlayanlar, yoksullar, zenginler, hümanistler, İs­lamcılar, demokratlar, işçiler, kafe köşelerini tutmuş boşlukta gezen öğ­renciler... Hepsi globalleşen dünya­nın ovalleşen hatlarına tutunabilme çabasında. Hepsi avuç içi kadar yerde flu da olsa bir görüntü aramada. Çoğu modern dünyanın plaketli sosyologla­rı, dünyayı satranç tahtasına çeviren stratejistler, bu dünyanın patronları, sermaye piyasaları, silah tüccarları, süper güçler, sivil toplum örgütleri ve bilgisayarının başında, sanal âlemde, ekran başında şarkı dinleyen ya da mesajlaşan sizlere savaşlar hakkında cilalı laflar döktürenler (mesela bu ya­zıyı kaleme alan yazıcı)...

Sonra bir çocuk elma şekerini yi­tirir de ağlamaya başlar içinizde. Bir güvercin yavrularına yem götürürken vurulur, yavrularını kedi kapar. Bütün yaslı hayatlar için İçinizden ansızın bir sonbahar geçer. İnsanlar küçüldükçe ölüm büyür, ölmek kadar yaşam ez­berlenir sonra. Ve sonra içinizde bir bahar ölür, daha yeşillenmeden.

Ve Mısır'a, Suriye'ye, Filistin'e, Myanmara, Çeçenistan'a, Keşmir'e, Doğu Türkistan'a, bilmem hangi şehre tanklar yürür. Televizyon ekranını kı­rasınız gelir, bir kan toprağa düşerken. Ayağı çıplak bir çocuk çığlıklarla anasını ararken bir ebabil havalanır içi­nizden. Siz bakadururken uzaktan, siz bekleyedururken en harbi demeçler sunan kalabalıklar arasında. Siz bekleyedururken ateşin ne yana sevdanın ne yana düştüğünü bilmeden.

Bakarsınız devran döner. Belki hayallerimizi bağrımıza basıp söylenmemiş sözleri söylemeye cesaret ederiz. Belki bir çocuk iki kere ikinin dört ettiği kadar mağlup bir hayattan galip çıkar. Kibritçi kız son kibritle ısınır. Keloğlan padişahın kızını alır. Bakarsınız içimizdeki çocuk son elma şekerini de yer.

Gün doğmak için batar a cancağızım, doğmak için... And olsun ağaran geceye, battıktan sonra doğan güne and olsun...

Sesime ses verecek gönüllere selam ola....

(Not: Bu yazıyı yazmakta bu kutlar geciktiğim için yeryüzünün bütün te­malarından özür dileyerek...)

Hasan Ali Meriç
Ribat Dergisi Kasım 2013

1 yorum:

Zübeyde Ü. dedi ki...

İçim düğüm düğüm,gözde yaşlar,ahhh elden ne geliyor duadan başka...Ne yazık ki insanoğlu çok çabuk unutuyor her şeyi,şu an birçok yerde
müslüman kardeşlerimiz zulum görürken bizlerin sesi çıkmıyor...Rabbim büyük,biz mi sabırsısız bilmiyorum,"kahhar" ismi tecelli etsin istiyoruz çoğu zaman ama Rabbim mutlaka herşeyi görüyor...Elbet hesap günü elecek!dua,dua...